Değişen Dünyada Eğitim Anlayışı ve Değişmeyen Değerler

degisen-dunyada-egitim-anlayisi-ve-degismeyen-degerler-acar-baltas

Çocuklarımızın 21. yüzyılda kendilerine yer bulabilecekleri bir eğitim sistemi nasıl olmalıdır? Bu konuda hesaba katılması gereken çeşitli faktörler vardır. Örneğin, gelecek hafta ekonominin nasıl olacağını bilmediğimiz bir dünyada bunu nasıl yapabiliriz? Değişim hızının baş döndürdüğü bir ortamda değişmemesi gereken ilkeler olmalı mıdır? Eğer bu soruya “evet” cevabını verecek olursak, bu ilkeler ne olmalıdır? Bu soruları çoğaltmak mümkündür ancak bazı temel gerçekleri hatırlayarak hareket etmekte yarar vardır.

Değişimin hızı

İçinde yaşadığımız dünyanın değişiminin hızı bizi sadece şaşırtmakla kalmıyor aynı zamanda da deyim yerindeyse bazen sersemletiyor, bazen de çaresiz bırakıyor. Örneğin günümüzde en çok talep gören 10 mesleğin bazılarının, bundan 15 yıl önce ancak adı biliniyordu. Bu durum, çocuklarımızı şu anda var olmayan işlerde çalışmaları, henüz icat edilmemiş teknolojileri kullanmaları ve bilmediğimiz problemleri çözmeleri için eğittiğimiz anlamına geliyor.

Facebook günlük aktif kullanıcı sayısının, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 17’lik bir artışla, 2017 yılının Haziran ayı için ortalama 1,32 milyar olduğunu açıkladı.1 Birleşmiş Milletler kaynaklı güncel istatistiğe göre, dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’in nüfusunun yaklaşık 1,39 milyar ve 2017’deki yıllık büyüme oranının yüzde 0,43 olduğu bildiriliyor.2 Dolayısıyla Facebook bir ülke olsaydı, aktif kullanıcı sayısı açısından dünya nüfus sıralamasında Çin’le yarışır, gelecek yıllarda ise yıllık büyüme oranıyla onu geride bırakacak ilk ülke olurdu. 2017 Haziran ayı içinde Mark Zuckerberg, Facebook’un misyon cümlesini değiştirdiklerini açıkladı. Daha önce “insanlara paylaşma gücü vermek, dünyanın daha açık ve bağlantılı olmasını sağlamak” olan misyonlarını, “insanlara topluluk oluşturma gücü vermek ve dünyayı birleştirmek” olarak değiştirdiler.3 İnsanları böylesine birbirine bağlayan bir sistem sınırları siliyor, sansürü imkânsızlaştırıyor ve adeta bir dünya vatandaşlığı anlayışı getiriyor.  2006 yılında Google’da bir aydaki arama sayısı 2,7 milyarken, bu sayı 2009’da 31 milyara, 2017’de ise günlük 5,5 milyara yaklaşmıştır.4 Bu noktadan bakınca okullarda öğrendiğimiz “milattan önce” (MÖ) ve “milattan sonra” (MS) kavramlarının yanına “Google’dan önce”(GÖ) ve “Google’dan sonra” (GS) kavramlarının geldiğini düşünmek hatalı olmaz. Böyle bir ortamda da bilgi ezberlemenin anlamsızlığı kendiliğinden ortaya çıkar.

Cep telefonlarından ilk mesajın 1992 yılında atıldığı hatırlanırsa, bundan yirmi yıl sonra günümüzde, her gün yeryüzünde yaşayan insan sayısından fazla mesaj atılmasına anlam vermekte zorlanır ve o zaman nasıl haberleştiğimize kendimiz de hayret ederiz. 50 milyonluk bir satış sayısına ulaşmanın radyo için 38, TV için 13, internet için 4, iPod için 3, Facebook için 2 yıl aldığını düşünmek, pazarlama konusundaki birçok bilginin yeniden ele alınmasına neden olabilir.

New York Times gazetesinin bir haftalık bilgi içeriğinin, 18.yy’da yaşayan bir insanın hayat boyu karşılaşacağı bilgi içeriğini aşması ve sadece 2008 yılında üretilen bilgi miktarının son 5000 yılda üretilen bilginin toplamından fazla olması, geleneksel eğitim yaklaşımının dışına çıkılması gerektiğinin açık işaretleriydi. Günümüzde sadece sosyal medyada 1 dk. da paylaşılan bilgi miktarı akıl almaz boyuttadır. Smart Insights’ın bildirdiği rakamlara göre 2016 yılı için 1 dk. içinde Facebook’ta 3,3 milyon paylaşım yapılmış, YouTube’a 500 saatlik video yüklenmiş, Twitter’da 448,800 tweet atılmış, 29 milyon Whatsapp mesajı ve 149,513 e-mail gönderilmiş, Instagram’da 65,972 fotoğraf yayınlanmıştır.4

Daha ilginç olan teknoloji alanındaki bilginin her iki yılda bir iki katına katlanması ve 4 yıllık teknik öğrenim gören öğrencilerin eğitimlerinin ilk yılında aldıkları bilgilerin, 3.sınıfa geldiklerinde güncelliğini kaybetmesidir. 2013 yılında başlatılan ve 10 yıl sürmesi planlanan Human Brain Project’in çalışma platformlarından biri, insan beynindeki sinir ağlarının analog veya dijital kopyalarını oluşturarak beyindeki dinamik öğrenme ve gelişim süreçlerini anlamayı, enerji verimliliği, hız, hatalara karşı dayanıklılık avantajı sunan ve öğrenme becerisine sahip nöromorfik teknoloji geliştirmeyi amaçlamaktadır.5 Ayrıca 2049 yılında bütün insanların bilgi işleme kapasitesini aşacak ve değeri 100 dolar dolayında olacak bilgisayarlar üretileceği öngörülmektedir.

Cevapların daha zor olduğu bir dünya

Çocuklarımıza bir taraftan ait olduğumuz kültürün kimliğine ait özellikleri kazandırırken, diğer taraftan da küreselleşme sürecinin bir parçası olarak dünyadaki büyük ailenin bir üyesi olduklarını nasıl öğretebiliriz? Değişen dünya koşullarında etkin ve saygın bir yer edinmeleri için gerekli becerileri onlara nasıl kazandırabiliriz?

Bu amaçlara eğitim konusunda geçmişte yaptıklarımızı sürdürerek ulaşamayacağımız açıktır. Bu konuda ısrar etmek milyonlarca çocuğun eğitime, okula ve öğrenmeye karşı yabancılaşmasına neden olmaktadır. Bunun sonucunda da bu çocuklar kendilerini eğitim sisteminin dışına atmaktadır. Bundan 25 yıl öncesine kadar, eğitim sisteminin ve “büyük”lerin, bizim zihinlerimize işlediği mesaj şuydu: “Sıkı çalışırsan başarılı olursun… Yabancı dil öğren, yüksek tahsil yap… Üniversiteyi bitir, iş sahibi ol. Böylece geleceğin garanti olur ve saygın bir hayat yaşarsın.”

Bugünün gençleri, geleceğe giden yolda bir üniversite diplomasının işe yarayacağına ve diploma sahibi olmanın kendilerine saygın bir yaşam sunacak bir işi garanti edeceğine inanmıyorlar. Ayrıca diploma sahibi olmaya giden yolun, onları kendilerine ilginç gelen konulardan uzaklaştırdığını yaşayarak görüyor ve bunlardan vazgeçmek için katlanacakları özverinin de elde edecekleri sonuca değmeyeceğini düşünüyorlar.

Diğer taraftan eğitimciler ve karar vericiler açısından bakıldığında, birçok kişi bir dönüm noktasında olduğumuz ve eğitim anlayışımızı değiştirmemiz gerektiği konusunda fikir birliği içindeler. Bazı eğitimciler günümüzdeki ihtiyaçları karşılamak için eğitim standartlarının yükseltilmesini savunurken, bazıları da daha fazla gencin okuldan kopmaması için standartların düşürülmesinin daha doğru olacağını düşünüyor. Bu konuda karar verebilmek için devlet eliyle verilen “eğitim” hizmetinin nereden başladığını hatırlamakta yarar vardır.

Şu anda yürürlükte olan eğitim sistemi 19. yüzyılın ekonomik ihtiyaçlarına göre yapılandırılmıştır. 19. yüzyıldan önce eğitim varlıklı sınıflar için özel öğretmenler tarafından sağlanırdı ve halkın yararlanacağı bir eğitim sistemi mevcut değildi. Halk çocukları için var olan yol, yaşam boyu hizmet karşılığı, kiliselerin verdiği eğitime dâhil olmaktı. Vergi verenlerin sağladığı kaynağa dayalı olarak, eğitimin halk kitleleri için zorunlu kılınması devrimsel bir yaklaşımdı.  Yoksul halk çocukları için zorunlu eğitim fikri birçoklarına göre gerçekleşmesi hem imkânsız, hem de gereksiz bir girişimdi. Çünkü bu görüşte olanlar halk çocuklarının okuma ve yazma öğrenecek kapasiteye sahip olmadığını düşünüyor, onlarla vakit kaybetmenin ve onlar için para harcamanın son derece gereksiz olduğuna inanıyorlardı.

Bugün bize garip gelse de, bu düşünce biçimi, 19.  yüzyılın ortalarındaki ve sonundaki ekonomik koşullarla uyumluydu. O günün entelektüel düşünce modeline göre eğitim, klasik eserleri anlamaya yarayan ”tümden gelimci” düşünce biçimine dayanıyordu. Bu eserleri anlayanların “akademik yetkinlik”e sahip oldukları kabul ediliyordu. Bu nedenle eğitim anlayışının üzerine inşa edildiği temel kabul, insanların ya akademik yetkinliklerini geliştirerek hayat basamaklarını yukarı doğru çıkacaklarını, ya da bunu geliştiremiyorlarsa, akademik özelliklerin gerekmediği aşağı doğru inen bir hayat merdiveninde yollarına devam edecekleri esasına dayanıyordu. Bu anlayış aynı zamanda insanları “zeki” ve “zeki olmayan” diye sınıflandırmanın bir başka ifadesiydi. İnsanlar ya “kafalarını kullanır” ve bugünün anlayışıyla “beyaz yakalı” olurlar veya “ellerini ve beden güçlerini” kullanarak “mavi yakalı” olur ve buna uygun hayatlar sürerlerdi. Akademik alana kabul edilenler bu anlayıştan yararlanmış ancak geniş kitleler bundan zarar görmüştür. Bu talihsiz yaklaşım nedeniyle birçok parlak insan “zeki olmayan” sınıfına sokularak ziyan edilmiştir.

Değişmeyenler

Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın teknolojiye verdiği önemi gösteren somut işaretler vardır. Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi (FATİH) Projesi,6 büyük bir eğitim teknolojisi yatırımı olarak görülmekte, “eğitim sisteminin çağın teknolojisi ile buluşturulması suretiyle 21. yüzyıl toplumunun gerektirdiği becerilere sahip bireylerin yetiştirilmesi” (s. 4) amaçlanmaktadır. Buna göre; bugüne dek okullara 432,315 etkileşimli tahta kurulmuş, 2017 yılı için 100,000 etkileşimli tahtanın daha kurulumu hedeflenmiştir. Buna ilaveten, 2,5 milyon tablet dağıtımı için çalışmaların sürdürüldüğü bildirilmiştir. Proje, öğretmenlerin teknolojik yetkinliğini artırarak araçları etkin şekilde kullanabilmeleri için gelişimlerini, bu kapsamda 3.640 öğretmenin yüz yüze eğitimlere, 230.000 öğretmenin ise uzaktan eğitimlere katılımını amaçlamaktadır.6 Bu planlamalar teknoloji çağına yetişmek için uygun gibi gözükse de, yarınlara hazırlayacağımız gençlerin ve eğitim sisteminin temel ihtiyacı teknolojik araç ve gereçler ve bunların etkin kullanımından çok, “tüme varım” yöntemine dayanan farklı bir zihniyet ve yepyeni bir anlayıştır. Bu anlayışla, bir taraftan kültürel genlerimizi korurken, diğer taraftan da farklılıkları kabullenecek, girişimci ve yaratıcı düşünce yapısına sahip olabilecek yeni kuşaklar yetiştirmek mümkün olacaktır.

New York’ta 1990’ların ortalarında KIPP Academy adıyla, bölgenin en yoksul mahallesinde, toplumun en şanssız kesiminden gelen beşinci sınıf çocuklarını sadece kurayla kabul eden bir okul açıldı. Bu okula devam eden öğrencilerin yarısı Afrika kökenli, geri kalanı Hispanikti. Dörtte üçü tek ebeveynli ailelerden gelen çocukların yüzde 90’ı da, yoksul ailelere verilen yemek yardımından yararlanıyordu. Çıkış noktalarına ve içinde bulundukları koşullara bakılırsa gelecekleri konusunda kimsenin fazla ümitli olamayacakları bu çocukların çoğu, ders yılı sonunda matematik dersini en sevdikleri ders olarak tanımlıyor, sekizinci sınıfın sonunda da genel başarı açısından yüzde 84’ü ülke düzeyi ortalamasına veya üstüne çıkmayı başarıyordu.

Bugün (2017) sayıları ülke çapında 209 olan KIPP okullarında sınıf mevcudu hiç de ideal sayılmayacak bir düzey olan 35 dolayındadır. “Bilgi güçtür” anlamına gelen KIPP (knowledge is power program) uygulaması başarı için sınıfları küçültmenin, her öğrenciye bilgisayar vermenin, bir yıl geçmeden modası geçecek, en geç üç yıl içinde kullanılmaz duruma gelecek ve yenilenme zorunluluğu doğuracak pahalı teknolojik yatırımlar yapmanın çok da gerekli olmadığını ortaya koymaktadır. KIPP okulları diğer okullardan farkını şu beş unsura dayandırmaktadır:7 1) Yüksek beklentiler, 2) karaktere odaklanma (değerler), 3) çok etkin öğretmen ve liderler, 4) güvenli, yapılanmış ve destekleyici ortamlar, 5) kariyer danışmanlığı ve sosyal, akademik, finansal problemlerde yönlendirme. Buna, sahip olduğu bilgiyi diğer okullarla paylaşmaya hevesli olduğunun göstergesi olan ve dört alanda (öğretme ve öğrenme, liderlik gelişimi, üniversite, karakter) kaynak oluşturan kütüphanesini eklemek de yerinde olacaktır. Bu okulun yöneticilerinden biri ilkelerini basitleştirerek şöyle sıralamıştır: “Sabır, motivasyon, teşvik, ödül, eğlence, kararlılık, vazgeçmemek ve soğukkanlılık. Biraz da eski moda disiplin.”

Görüldüğü gibi, ülkemizde geçerli olan anlayışa bakarsak sorunların üzerini para örterek kapatma anlayışının değişmediğini, buna karşılık temel zihniyette bir değişikliğin yapılması gerektiğinin anlaşılamadığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü bir sorunun çözülememesinin en büyük nedeni, doğru cevabın bulunamaması değil, doğru sorunun sorulamamasıdır.

Öğrencilerin zorluğu

Çocuklarımız günümüzde tarihin hiçbir döneminde karşılaşılmayan bir uyaran yoğunluğuyla karşı karşıyadırlar. Öğrenciler yüzlerce televizyon kanalı, iPhone’lar, bilgisayarlar, radyolar, her noktadan önlerine uzanan ve reklam panolarından akan uyaran bombardımanı altında yaşıyorlar. Bütün bunların sonucunda da dikkatlerini öğretmenlerinin anlattıkları sıkıcı bilgiye odaklamakta zorluk çekiyorlar. Kendilerine anlatılan bilgiler, bütünüyle standardize testlerde başarılı olmak amacını taşıyor. Bu bilgilerin çok büyük çoğunluğu da, hayatın sınavı izleyen döneminde neredeyse bir daha hiç hatırlanmayacak ve kullanılmayacak malzemeden oluşuyor.

Eğitim sistemiyle ilgili bir başka önemli sorun, eğitim mekânının yapısı ile ilgilidir. Okullar endüstri döneminin “seri üretim” anlayışına göre düzenlenmiştir: Sıraya dizilmiş sınıflar, çalan zile göre düzenlenen program, belirli konulara göre özelleşmiş bir sınıf anlayışı ve çocuklara yapıştırdığımız etiketlere göre onları içine koyduğumuz sınıflar; bir okulun mimari ve psikolojik çerçevesini tanımlar. Örneğin bu anlayışa göre çocuklar yaş gruplarına göre ayrılırlar. Oysa bunun nedenini anlamak zordur. Bu adeta üreticinin ürettiği malın üzerine üretim tarihini yazmasından farksızdır. Aynı yaştaki çocukların bütünüyle birbirlerinin aynı olduğunu düşünmenin anlamsız olduğu açıktır. Aynı yaş grubundaki çocukların birbirinden birçok açıdan farklı olduğunu herkes bilir. Çocuklar büyük grup ve küçük grup içinde farklılık gösterdikleri gibi, yalnız başlarınayken de bütünüyle farklı olabilirler. Benzer şekilde günün farklı saatlerinde ve farklı konular karşısında bütünüyle farklı tepkiler verebilirler. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Geleneksel eğitim bu farklılıkları “sözde” kabul eder gibi gözükse de, uygulamada tüm öğrencileri bütünüyle benzer koşullara yerleştirir ve “tek doğru cevabın” arandığı standardize testlerle başarılarını ölçer. Kısacası standart müfredat ve standardize edilmiş testlerde gösterilecek başarıya endekslenmiş eğitim anlayışı farklılıkları ortaya koymaya yetmez. Oysa eğitimin amacı farklılıkları ödüllendirmek olmalı ve bunun için de üretim bandı anlayışı terk edilmelidir.

Çözüm aksi yöne yürümekte

Üretim bandı anlayışını terk etmeye karar verdiğimiz noktada çözüm konusunda ışık belirmeye başlar. Standartlaşma yönündeki zihin haritamızı değiştirmek ve tam aksi yöne gitmeyi denemek çok daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Böyle bir anlayış, bizi “eleştirel düşünme” ve “farklı düşünme” yaklaşımlarına götürür.

Bilgiyi sunulduğu gibi kabul etmeyerek tarafsız, çok yönlü ve analitik değerlendirme yapmaya imkân veren “eleştirel düşünme”, kendi zihnimizin yönetimini ele geçirme sanatı olarak da tanımlanmaktadır.8 OECD PISA 2012 Raporu’na göre Türkiye’deki 15 yaş öğrenci grubu içinde eleştirel düşünebilenlerin oranı yüzde 2,2 iken OECD ortalaması yüzde 11,4’tür.9 OECD 2016 Eğitim Endeksi’nde Türkiye, sondan dördüncü olmuştur.10 Eğitimin yönünü eleştirel düşünceye çevirmek, yeni çağın gerektirdiği zihniyet değişikliğini sağlamanın birinci şartıdır. Bu değişim, farklı fikirlerle zenginleşen birleştirici bir yaklaşımının da temelini oluşturur.

Farklı düşünme, yaratıcılıkla aynı anlama gelmez. Yaratıcılık, değer taşıyan özgün fikirler oluşturma sürecidir. Farklı düşünme yaratıcılıkla anlamdaş olmamakla birlikte, yaratıcılık için temel bir kapasitenin işaretidir.

Yaratıcılık, bir soruya çok sayıda muhtemel cevabın var olabileceğini veya bir sorunun birçok açıdan yorumlanabileceğini görebilmektir. De Bono’nun ortaya koyduğu gibi, lineer (bir çizgi üzerinde tek yönlü) bir şekilde düşünmek ve “tek bir doğru cevabı” aramak yerine; “muhtemel birçok cevabın” peşinde olmaktır. Örneğin “bir ataç kaç türlü kullanılabilir?“ sorusuna verilecek cevaplara bakarsak, birçok yetişkinin bu soruya ortalama 15-20 cevap verdiğini görürüz. Oysa farklı düşünme becerisine sahip insanlar bu soruya 200’ün üzerinde farklı cevap verebilmektedir.

Farklı düşünme üzerine, 1500 kişiye verilen bir testte belirli bir cevap sayısına ulaşanlar “dahi” olarak değerlendirilmiştir. Okul öncesi çocukların yüzde 98’i bu seviyeye ulaşmıştır. Aynı çocuklar standart eğitim sistemine katıldıktan 5 yıl sonra 8-10 yaşlarında tekrar değerlendirildiklerinde bu oran yarıdan fazla düşmüş,  13-15 yaşlarına geldiklerinde ise bu düzeye ancak birkaç çocuğun ulaşabildiği görülmüştür.11 Bu örnekten de açıkça görüldüğü gibi, standart eğitim sistemi ile geleceği kuracak gençleri yetiştirmek yerine bugünü tekrarlayacak gençleri yetiştirmek mümkündür.

Bugünün dünyası dünkünden çok farklı olduğu gibi, yarının dünyasının da bugünkünden çok daha farklı olacağı açıktır. Daha bugün bile içinde bulunduğumuz dünya, ”perde açılırken senaryo değiştirmeye hazır olan insanların dünyasıdır”. Bunun için de nesnel bir sorgulama için gerekli olan “eleştirel düşünme” ile yenilikçi ve yaratıcı düşünceye yol açan “farklı düşünme” becerilerinin geliştirilmesi ön koşuldur. Konunun ilginç bir yanı da, yukarıdaki örnekten de görüldüğü gibi, insan yavrusunun dünyaya yaratıcılık kapasitesine sahip olarak gelmesidir. Eğitim sisteminin bu kapasiteyi geliştirip üst düzeylere taşıması gerekirken, tam tersi bir sonuç ortaya çıkmakta, yaratıcılık eğitim aracılığıyla yıkıma uğratılmaktadır. Kabul edebileceğimiz temel bir doğru varsa, bu da tek bir doğru cevabı arayan eğitim anlayışının yarının dünyasının ihtiyaç duyduğu gençleri yetiştiremeyeceğidir. Eleştirel düşünme, cevabın doğruluğunu birçok açıdan değerlendirmeyi, farklı düşünme ise yeni doğru cevapların geliştirilmesini desteklemektedir. Bu yönüyle felsefe dersleri öğrencilerin düşünce ufuklarını geliştirir.

Hiç şüphesiz “tek doğru” cevabın olduğu disiplinler vardır. Fen bilimleri bu ölçütün, önemli ölçüde uygulanabileceği disiplinlerdir. Burada da yapılması gereken “tümden gelimci” anlayış yerine “tüme varımcı” anlayışı sistemin içine sokmaktır. Böyle bir sınavda öğrenciler tek bir doğru cevabı bulmak yerine, neden diğer cevapların doğru olamayacağını düşünürler. Derslerdeki tartışma konuları tek doğruyu aramak yerine muhtemel doğruları tartışmaya dönüşür. Böyle bir ortamda sadece doğru cevap verenler değil,  doğru soruları sorarak akıl yürütenler ve muhtemel doğrular üzerinde farklı düşünce açılarını ortaya koyanlar da ödüllendirilir.

Örneğin, geçmişte bir liderin “doğru ve iyi konuşması” önemliydi. Oysa günümüzde çağdaş liderden beklenen “doğru soruları sorması ve insanların potansiyellerini ortaya çıkartması” dır. Daha sonra bu potansiyelin kişinin kendi amacı, iş hayatında kurumun ve ülkenin amaçlarına uygun kullanılması için bütüncül bir süreçten geçirilmesi kişiyi gerçek lider yapar. Bu noktada konunun eğitim sistemini aşan çok önemli bir başka yönü ortaya çıkmaktadır. “Tek bir doğru”nun olduğuna inanan ve o doğrunun herkes tarafından “bilinmesi ve doğru olduğunun kabul edilmesini” isteyen gençlerin, yetişkinliklerinde de demokratik bir anlayış geliştirmeleri çok zordur; çünkü bilimin en temel özelliği tersinin savunulabilir ve araştırmaya konu edilebilir olmasıdır.

Okullarda kapıdan içeri ilk adımlarını attıkları günden başlayarak şu mesaj öğrencilerin bilinçaltına yerleştirilir: “Sana sorulan sorunun bir tek doğru cevabı var. Bunu bul ancak sakın yanına bakma, kitaba bakmayı da düşünme çünkü bunları ezberlemiş olman gerekirdi. Eğer yanındakine veya kitaba bakarsan bunun adı kopyadır ve bu çok kötü bir şeydir.” Böyle bir anlayış ve bu anlayışın üzerine kurulan bir eğitim sistemi geleceğin dünyasının temel gerçeklerine sırtını dönmüş ve geçmişe hapsolarak kendine özgü bir dünya yaratma çabası içine girmiş demektir.

Bugün artık gerçek öğrenmenin grup içinde ve işbirliği ortamında gerçekleştiğini biliyoruz. İnsanlar en iyi birbirlerinden öğrenir. Birbirlerinden öğrendikçe de, toplum içinde yaşamanın ve kendilerinden farklı düşünen insanların ne kadar değerli ve böyle bir yaşantının ne ölçüde zenginleştirici olduğunu görürler. OECD Factbook’un 2015-2016 raporuna göre12, 2014 yılı ve sonrası dikkate alındığında, Türkiye serbest meslek sahibi olanların oranının OECD ortalamasının oldukça üzerinde olduğu bir ülkedir, hatta Yunanistan’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Serbest meslek, herhangi başka bir şekilde gelir elde edemeyenlerin hayatta kalma yöntemi olarak görülebileceği gibi, girişimcilik ruhunu veya kendi kendinin patronu olma isteğini de temsil etmektedir. Raporda serbest meslek sahiplerini işverenler, kendi hesabına çalışanlar, üretici kooperatiflerinin üyeleri ile resmi ve düzenli maaş almayan aile üyeleri oluşturmaktadır. Ne yazık ki Türkiye’de girişimcilik; işbirliği ile sinerji yaratma potansiyelinden yoksun olduğu için büyük çoğunlukla “tek kişilik girişimcilik” olarak kalmakta, kurulan ortaklıklarda sinerji yaratılamayarak kısa bir süre sonra bozulmakta, girişim başarısızlığa uğrayarak beklenen katma değer ortaya çıkmamaktadır.

“Herkese eşit davranmak adalet değildir”

Istanbul Erkek, Kabataş ve Vefa Liseleri gibi bir taraftan tarihi geçmişi, diğer taraftan sahip oldukları öğrencilerin potansiyeli açısından özel konuma sahip kurumların kendi özellikleri içinde ele alınması, ülkenin geleceğinin yapılanması açısından büyük öneme sahiptir. Çağdaş yönetimin temel ilkelerinden biri; “herkese eşit davranmak adalet değildir” ilkesidir. Bu belirli insanlara veya gruplara ayrıcalık tanımayı meşru kılmak için konmuş bir ilke olmayıp, “genelleyerek değil, kişiselleştirerek yönetmek” gibi, yöneticiye büyük sorumluluk yükleyen çağdaş bir yaklaşımdır. Bilginin her yönden aktığı, başvuru kaynağı olarak Google ve benzeri imkânların herkese açık olduğu, Youtube ve Facebook üzerinden dünyanın küresel bir köye dönüştüğü ortamda eğiticilerin de farklı nitelikler kazanarak yetişmesi gerekir. Çünkü böyle bir eğitim anlayışıyla öğrencileri eğitmek “tek doğru cevabın” arandığı ”tümden gelimci” anlayıştan çok farklı kaliteler gerektirir.

Bu sorunların çözümü karar vericilerin dünyaya hangi gözlükle baktığı ve hangi yöne baktığıyla ilişkilidir. Massachusetts Instute of Technology (MIT) den Bengladeşli Profesör Iqbal Quadir; “Bir ülkeyi merkezi sistemden uzaklaştıran her adım demokrasiyi güçlendirir” demiştir. Bunun tam tersi durumda ise, her konudaki kararı merkeze toplamak ve sorunlara tek tip çözümler üretmek, demokratik anlayıştan uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Oysa günümüzdeki politik gelişmelere bakarsak, farklılıkları destekleyen bir anlayıştan uzaklaştığımız, “tek doğru” çözümün dayatıldığı ve standartlaşmanın erdem ve geçerli bir yol olduğu anlayışı her alanda olduğu gibi, eğitim alanında da kendini göstermektedir. Istanbul Erkek Lisesi’nin 1958 yılından bu yana geliştirdiği özellikler, bunun ülkeye kazandırdığı nitelikli kadrolar ve onların hizmetleri görmezden gelinerek, “bütün okullara eşit davranarak adalet” sağlanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bu yaklaşım Türkiye’deki yaratıcı düşünceyi güçlendirmeyeceği gibi, yenilikçiliğe katkı sağlaması, girişimciliği geliştirmesi de düşünülemez. Bu anlayışın doğal sonucu, Türkiye’ye halk çocuklarından seçkin kadrolar yetiştiren okulların kalitesinin de, ülke ortalaması düzeyine inmesi olacaktır.

Sonuç ve öneriler

Türkiye’de eğitim alanında yapılacak bir reform için önerilerimiz şunlardır:

  • İnsanların sahip oldukları özelliklerin farklı bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Bunun için ilk adım, 200 yıl öncesine ait olan “akademik” ve “akademik olmayan” eğitim anlayışının dışına çıkılarak atılabilir. Örneğin, soyut ve teorik bilgi yığınından önemli ölçüde vazgeçmek, bu konuda iyi bir başlangıç olabilir.
  • Eğitim sistemi içindeki “tek doğru” cevabı arayan test anlayışının çocukların beyinlerini ve düşünce kapasitelerini iğdiş ettiğini (castration) kabul ederek bundan vazgeçilmelidir. Bu anlayış demokratik düşünce biçiminin de önündeki en büyük engeldir. Felsefe derslerinin artırılması, gençlerin düşünce dünyasını zenginleştirmek için büyük bir imkân verir.
  • Gerçek öğrenme grup içinde gerçekleşir. Grup içinde öğrenme, günümüz iş hayatı için en temel beceriler olan işbirliği ve ekip çalışmasını çocuğun genlerine yerleştirir. İnsanları gruptan kopartmak onları kendi dünyalarındaki yalnızlığa ve bencilliğe hapsetmek demektir. İşbirliği yaparak “var” olduğunu anlamak, olgunlaşmanın ve gelişmenin temelini oluşturur. Bu da ekonomik ve zihinsel katma değeri sağlayacak olan girişimciliği geliştirecektir.
  • Eğitim sisteminin çok önemli bir parçasının vicdan gelişimi olması gerekir. Bu geçmişte denendiği gibi, ahlak dersleriyle gerçekleştirilemez. Bunun için özellikle edebiyat derslerinde seçilecek metinlerle, tek bir doğru cevabın olamayacağı tartışma ortamları yaratmak uygun olabilir. Benzer şekilde önyargılardan uzak bir şekilde tarih dersleri de vicdan gelişimine ve farklı bakış açılarını anlamaya imkân sağlayabilir. Bunun sonucunda inancı ne olursa olsun, ahlaklı, erdem sahibi ve maneviyat bilincine sahip kuşaklar yetiştirilebilir. Vicdan “utanma” duygusu doğurarak kişiye azap verir ve böylece kimse görmeyecek de olsa, kişiyi yanlış yapmaktan uzak tutar.
  • Çocuk zihinlerde soyut düşüncenin tam olarak gelişmediği 11 yaş öncesindeki çocuklardan başlayarak, eğitimin son yıllarına kadar öğrencilere, ait olmadıkları bir sosyo-kültür veya sosyo-ekonomik sınıftan birisini gözlemleyip onun dünyasını anlamak ve anlatmak konusunda ödevler verilmelidir. Ancak böylece adı çok sık anılan ancak bizim kültürümüze ve dilimize yabancı olan “empati”yi geliştirmek mümkün olabilir. Bunun sonucunda aile içinde daha iyi anlaşan bireyler, bir spor karşılaşmasının ne pahasına olursa olsun kazanılması gerekmediğini anlayan taraftarlar, tarihiyle barışık bir toplum ve komşu ülkelerle uyum içinde yaşama bilincinde olan politikacılara sahip olmak mümkün olabilecektir.
  • Okullarda spor ve müzik, bugün uygulanan kalıpların dışında yer almalı; çocuklar ve gençler her gün zamanlarının bir bölümünü spor ve müziğin iç içe geçtiği, bir veya daha çok uygulamayla geçirmelidir.
  • Uzun yaz tatilleri eğitim başarısı açısından, sosyo-ekonomik açıdan güçsüz ailelerden gelen çocukların, zihinsel aktivitelerden uzak olmaları nedeniyle, daha güçlü ailelerden gelen çocukların gerisinde kalmalarına neden olmaktadır. Bu nedenle yaz tatilleri üç haftayla sınırlı olmalı, çocukların ve gençlerin yaşlarının elverdiği ölçülerde ülkeyi ve tarihi gerçek ve sanal gezilerle tanımalarına imkan sağlanmalıdır.
  • Dördüncü sınıftan başlayarak müfredat programına, sanal ortamda (imkân olan yerlerde bilgisayar üzerinde, olmayan yerlerde masa üstü uygulaması olarak) ülke yönetimi dersi konmalıdır. Böylece “Sim City” benzeri simülasyonlarla, yetişkinlik yıllarında gencin, kaynak kullanma bilincine sahip olarak, daha bilinçli oy vermesi sağlanmış olacaktır.
  • Okulların sınıfları grup çalışmalarına imkân verecek şekilde düzenlenmeli, kapalı ve açık mekanda günlük spor aktivelerine imkan verecek yapılanmaya kavuşturulmalıdır.
  • Mevcut öğretmenler bu anlayışa göre yeniden eğitilmeli, öğretmen okulları çocukların yaratıcılığını öldürmek yerine geliştirecek şekilde kendi eğitimlerini yapılandırmalıdır.

Son söz

Yukarıda sıralanan önerilerin hemen hiçbiri büyük bir yatırım bütçesi gerektirmemektedir. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanlığı teknolojiye yatırım yaparak, elindeki bütçeyi dipsiz kuyuya atmak yerine, eğitim anlayışında köklü bir değişikliğe gitmelidir. Bunun için “tek doğru cevap” anlayışından vazgeçerek; eleştirel düşünmeyi, farklılığı ve dolayısıyla yaratıcılığı, yenilikçiliği ve girişimciliği destekleyecek bir anlayışa yönelmelidir. Ayrıca mevcut sistem içinde İstanbul Erkek, Kabataş, Vefa Liseleri gibi başarısını kanıtlamış kurumları, yeterince başarılı olmayanlarla aynı ölçütlerle yönetmeye çalışmanın ülkeye yarar sağlamayacağını görmelidir.

Kaynakça:

  1. Facebook Reports Second Quarter 2017 Results [İnternet]. Uygun erişim: https://investor.fb.com/investor-news/press-release-details/2017/Facebook-Reports-Second-Quarter-2017-Results/default.aspx
  2. China Pupulation (Live) [İnternet]. Uygun erişim: http://www.worldometers.info/world-population/china-population/
  3. Mark Zuckerberg just unveiled Facebook’s new mission statement [İnternet]. Uygun erişim: https://www.theverge.com/2017/6/22/15855202/facebook-ceo-mark-zuckerberg-new-mission-statement-groups
  4. What happens online in 60 seconds? [İnternet]. Uygun erişim: http://www.smartinsights.com/internet-marketing-statistics/happens-online-60-seconds/
  5. The Neuromorphic Computing Platform [İnternet]. Uygun erişim: https://www.humanbrainproject.eu/en/silicon-brains/
  6. T. C. MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI Strateji Geliştirme Başkanlığı 2017 yılı bütçe sunuşu (TBMM Genel Kurulu) [İnternet]. Uygun erişim: https://sgb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2016_12/13031405_2017_genel_kurul_matbaa_hali_09_12_2016.pdf
  7. What makes KIPP different ? [İnternet] Uygun erişim: http://www.kipp.org/approach/
  8. Our Concept and Definition of Critical Thinking [İnternet]. Uygun erişim: http://www.criticalthinking.org/pages/our-concept-of-critical-thinking/411
  9. Şirin S. The world makes decisions based on data, Turkey on ideologies [İnternet]. Uygun erişim: http://stratejico.com/publications/the-world-makes-decisions-based-on-data-turkey-on-ideologies
  10. Gözlügöl D. OECD eğitim endeksi: Türkiye sondan dördüncü sırada [İnternet] Uygun erişim: http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37779042
  11. Gladwell, M. Outliers MediaCat; 2009.
  12. OECD Factbook 2015-2016 [İnternet]. Uygun erişim: http://innclub.info/wp-content/uploads/2016/04/OECD-Factbook.pdf

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.