Futbolda neden yokuz?

“Türkiye bilime inanmayan bir ülke olduğu için, istikrarı yakalaması mümkün değil.”

Kubilay Çelik: Bizde para var, tesis ve stadyum var. 81 milyonluk bir ülkeyiz; neden futbolda başarılı olamıyoruz? Oyuncu ve çalış­tırıcıları psikolojik açıdan bize anlatabilir misiniz?

Prof. Dr. Acar Baltaş: İşin psikolojisinden değil, fizyolojisinden başlamak lazım. Psikolojisi, arkadan gelen bir şey. İstikrar devamlı­lıkla mümkün. Sporda devamlılık da bilime dayanmakla mümkün. Türkiye esas olarak, bilime inanmayan bir ülke olduğu için, istikrarı yakalaması mümkün değil. Gazetelere de yansıyan basit bir örnek verecek olursak: “Bireysel sporların birinde güç testi yapılıyor. Bu işi yapan hoca diyor ki: Normal olarak 30 saniyelik bir güç testi­nin sonunda, olimpiyat düzeyindeki bir oyuncunun, gücünün %20 -25’ini kullanmış olması gerekirken, bizim oyuncularımız %60’ını kullanıyor. Şimdi seviye bu olunca; hiçbir psikolojik faktör, gücü­nün %60’ını kullanmış olan bir sporcuyu, gücünün %20’sini kullan­mış olan bir sporcunun önüne geçiremez. O zaman, yapacağımız her şeyin bilime dayanması gerekiyor. Örneğin Çine bakacak olur­sak; Pekin Olimpiyatları’nı organize edeceğini açıkladıktan sonra, belli branşlarda dünyanın en iyi hocalarını ülkesine getirerek, olim­piyatlardan o güne dek kazanmadığı kadar madalya kazandı. İn­giltere her olimpiyatta madalya sayısını düzenli olarak artırır. Son Rio Olimpiyatları’nda da en yüksek düzeye çıktılar. Amerika’nın altındalar ama büyük bir ihtimalle hedefleri, gelecek olimpiyatlar­da Amerikalıları geçmek olacak. Geçerler geçemezler, orasını bile­mem ama hedef bu.

Gelelim Türkiye’ye… Türkiye de olimpiyatlara aday oluyor ama ne olimpik sporu var, ne olimpik seyircisi var, ne de olimpik bir düşünce yapısı var. Dolayısıyla, olimpiyatlara aday olmaya ka­rar verdiğimizde, olimpiyat stadı yapma gibi bir kafa yapımız var. Orada böyle işe yaramayan bir yatırım (Olimpiyat Stadyumu) öyle duruyor. Yani arkanızı, sırtınızı bilime dayamadığınız hiçbir yerde psikolojik faktörlerle öne geçmek diye bir şey yok. Psikolojik fak­törler; koşullar birbirine yakın olduğu zaman, zihinsel ve mental olarak daha iyi hazırlanmış olan ve diğerinin önüne geçirmeye ya­rayacak olan süreçleri içerir. Şimdi burada en baştan başlayarak; bi­lime sırtımızı yaslamadığımız için, giderek daha az madalya almaya mahkûm bir hale geliyoruz. Türkiye’de bırakın futbolu, sporun her branşında, olimpiyatlara baktığımız zaman karnemiz giderek kö­tüleşiyor. Bunu yabancı (devşirme) sporcularla telafi etmeye çalışı­yoruz. Yani biz kaç madalya alıyorsak; ya bunların çoğunu yaban­cı sporcularla alıyoruz, ya da doping yapmış sporcularla alıyoruz. .Bunlar da sonunda geri alınıyor. Futbola gelmeden önceki temel spor anlayışımızla ilgili olan tarafı bu.

Gelelim futbola… Bu açıdan baktığınızda; Türkiye’nin en yük­sek başarı gösterdiği döneme bakacak olursak, bu Galatasaray’ın al­dığı UEFA Kupasıdır, Şampiyonlar Şampiyonu unvanıdır. Ve 2002 yılındaki Milli Takım’ın Dünya Üçüncülüğü ‘dür. Şimdi buraya gi­den yolda, dört yıl aynı hocanın, aynı takımı çalıştırmasının getir­diği bir istikrar görürüz. Sorunun cevabı da çok basittir: İstikrar! Bu istikrarı ve düzeni kurmadıkça, her sene hoca değiştirdikçe, se­nenin ortasında hoca değiştirerek çözüm aradıkça, varabileceğimiz en iyi yer burasıdır. Buradan da hep daha geriye gideceğiz. İleriye değil. Onun için bir İzlanda, bir Belçika gelip, bizi devirip geçiyor. Mesele, insan sayısında değil. Mesele anlayışta. O anlayışı da, o ül­kedeki insanların insanlığında görüyorsunuz. Sokaklarının temiz­liğinde, yollarının ve altyapısının düzeninde görüyorsunuz.

Yurt dışına yeterince futbolcu gönderemiyoruz; gidenler de geri dönüyor. Bunun psikolojik bir yönü var mı?

Yetenekli bir futbolcunun, yeteneğini sahaya yansıtması ve bunu uzun yıllar sürdürmesi zihinsel ve ruhsal olarak şöhretini taşıya­cak hazırlığa sahip olmasıyla mümkündür. Benim gördüğüm genç futbolcular, para kazanıp şöhretli olurlarsa, bütün sorunlarının çö­züleceğine inanıyorlardı. Sözünü ettiğim zihinsel ve ruhsal hazır­lığın altyapıda başlaması gerekir. Futbolcu büyük takım veya Milli Takım düzeyine çıktıktan sonra erdemlerini değil, yanlışlarını ge­liştirmeye başlar.

Kendi liglerimizde oynayan ve Türk ismi taşıyan oyuncuların zaten yarısı yurt dışının altyapılarından yetişmiş gençlerdir. Yani ülkemizdeki anlayış, dünya standardında sporcu yetiştirmeye uy­gun bir anlayış değil. Psikoloji daha sonra geliyor. Önce bir kere insanların yeterliliğini sağlayabilirseniz, o yeterlilik, psikolojik fak­törler eksikse, onları telafi etmek yönünde girişimlerde bulunur.

Birincisi: Bizde oyuncular yurt dışında oynayacak düzeyde de­ğil. İkincisi: Yurt dışında oynayacak düzeyde olan oyuncularımız, Türkiye’de kazandıkları paranın yarısını orada kazanmaya razı ol­maları gerekir. O da gerekli bir şey değil. Yani Türk oyuncular Tür­kiye’nin içinde geçerli bir değer taşıyor. Yurt dışına çıkmaları için ya kendilerini çok geliştirmeleri ya da az paraya oynamaları gerek. Bu ikisi olmayınca, o zaman bizde içeride oynarız.

İngiltere’de veya İspanya’da diyelim 10’ar tane yabancı futbolcu oynuyor. Bu kadar yabancı futbolcu oynuyor ama soyunma oda­sında hepsi İngilizce konuşur. İspanya’da oynayan yabancı oyun­cuların yarısı zaten Latin Amerika’dan geliyor. Bunlar da İspanyol­ca veya Portekizce konuşuyor. Bunların dışında gelenler de hızla İspanyolca öğrenir. Aynı şey Fransa için de geçerli. Yurt dışından gelenlerin hepsi Fransızca konuşur. Dolayısıyla siz bir kere soyun­ma odasında dil birliğini sağlamazsanız, soyunma odasında hoca konuşurken 5 veya 6 dilde tercüme yapılan farklı sesler duyarsa­nız, herkesin dikkati dağılır. O tercüme yapanların yeterliliği ne ki hocanın söylediğini tam olarak tercüme ediyor olsun. Hoca konu­şuyor, bir bakıyorsunuz soyunma odasında bir uğultu. Her kafadan bir ses çıkıyor. Yani, “İngiltere’de 10 tane yabancı futbolcu oynuyor” ile “Türkiye’de 10 tane yabancı futbolcu oynuyor” aynı şey değil.

Türk futbolunun başarılı olamamasının nedeni nedir ve sorum­luları kimlerdir?

Daha önce söyledim: Bilime inanmamak ve istikrarsızlık. Bilime inanmıyorsanız ve devamlılığınız yoksa Türk futbolundan başa­rı beklemeyin, daha da geriye gitmeyi bekleyin. Çünkü; futbolun temeli altyapıdır. Türkiye’deki altyapı antrenörlerinin yarısından çoğu cahildir. Bunlar kitap okumazlar, gençlerin gelişimiyle ilgili bir şey bilmezler, insan psikolojisiyle ilgili bir şey bilmezler. Çoğu da o bölgenin işsiz, bir baltaya sap olamamış eski futbolcularıdır. Bu işsiz eski futbolcular; ya belediye başkanıyla iş yapan müteahhit­tin aracılığıyla, ya da kendi parti ve cemaat ilişkilerini kullanarak o göreve gelirler. Bu insanların yetiştirdiği çocuklardan herhangi bir başarı beklenmesine imkan yoktur. Bu hocalar yeteneği de öldü­rürler. Dolayısıyla, Türkiye’de altyapıdan bir şey beklemeyin. Alt­yapıdan bir şey çıkacak ki, üstyapıda da bir şey olsun. Türkiye’deki altyapı antrenörlerine ders vermeye gidiyorum; birinin bile önünde kalem kağıt yok. Not almıyorlar. Konser izlemeye gelmiş gibi uy­kulu gözlerle bakan insanlar görüyorsunuz. Yani ayaklarına kadar gelen bu fırsatı tepiyorlar; öğrenmek gibi bir dertleri yok. Federas­yon, altyapı ve üstyapı için birtakım ölçütler getiriyor. Getirilen bu ölçütlerin hepsi şu veya bu şekilde etrafından dolaşılarak deliniyor. Federasyon’un antrenör kursu, gelişim kursu olarak davet ettiği, ders verdirdiği, üste para verdiği, misafir ettiği insanlar çoğunluk­la bu işi bir angarya olarak görüyor. Bir şey öğrenmiyorlar, çünkü öğrenmek konusunda bir merakları yok. İnsan cahil olunca, ne öğ­renecek. Birazcık bilen; spor akademisi veya beden eğitimi yüksekokulu mezunu birisi varsa, sistem onları da yaşatmıyor. Aynı ha­kemlikte olduğu gibi…

Futbolla eğitim bir arada yürür mü?

Yapanlar nasıl yapıyor? Ona bakmak lazım. Altyapıların öncelik­li görevi iyi vatandaş yetiştirmektir. Varsa içinde yetenekli olanlar, onları yukarı kazandırmaktır. İşte bu yetenekli olanlar okullarda toplanabilir. Bir Barcelona örneğine bakalım: La Masia’da (altyapısı) günlük futbol öğretimi 90 ila 120 dakikadır. Geriye kalan zaman­da karakter gelişimi, zihin gelişimi ve entelektüel gelişim öğretilir. Yani çocuk 12 yaşından başlayarak eğitiliyor. Suarez gibi asi bir fut­bolcuyu bile adam ettiler. Takım oyuncusu yaptılar. Barcelona’dan kimse oyuncu alamaz. Tıpkı müzedeki nadide bir eser gibi bedeli yoktur. Çünkü kimse Barcelona’yı para için bırakmaz.

Buradan yola çıkarsak; tabii ki ülkemizde futbolun ağırlıklı olduğu ortaokullar ve liseler yapılabilir. İkincisi: Türkiye’de fut­bolu geliştirecek olan kadın futboludur. Çünkü biz eğer kadınla­rımıza ve kızlarımıza futbol oynatabilirsek, o zaman stadyumla­ra da kadınları çekebiliriz. O zaman holiganizmi önleriz, küfrü azaltırız. Futbol oynayan kadınlar çocukları ve kocalarıyla el ele tutuşup, Batı’da gördüğümüz ve özlediğimiz gibi maça gider, bunu bir şölen olarak görür, maça üç saat evvel gider, çevresinde vakit geçirebileceği bir ortamı bulur. Girer maçını seyreder, kazanır ya da kaybeder, ondan sonra da evine gider. “Ölmeye, ölmeye, ölme­ye geldik” diye slogan atılmaz.

Antrenörlerimizin bilgi ve becerileri yeterli mi?

Yarışmacı antrenörler derece derecedir. Hepsini aynı kefeye koya­mayız. Son 20 yılın Birinci Lig antrenörlerinin ortalamasını ala­cak olursak, en üstteki 3-5 takımı dışarıda bırakıyorum; takımın beslenmesinden sorumlu, takımın psikolojik ve mental hazırlığını yapacak, yardımcı olacak ayrı bir insanın olması gerekirdi, bunlar yoktu. Takımın bir doktorunun olması gerektiği bile düşünülmezdi. Dikkatinizi çekerim; Birinci Lig takımlarını konuşuyoruz. Bu say­dıklarımız; ancak yukarıdaki 3-5 takımda şöyle böyle vardı. Bugün bütün takımların beslenmeden sorumlu uzmanı, hekimi, fizyote­rapisti, kondisyoneri var. Eski yıllarda masör yukarıda saydığımız şeylerin zaten hepsini tek başına yapan kişiydi. Çünkü bu alanların tamamını hoca kendi alanında görürdü. Oysa futbolcu arka sokak­lardan çıkar. Türk futbolunda üniversite mezunu futbolcuyu par­makla gösteririz. Onların da çoğu zaten idareten, hocaların şefkati ve merhametiyle mezun olmuştur. Şimdi siz bu insanların eline çok büyük paralar ve çok büyük bir güç veriyorsunuz. Kendisi sokaktan gelmiş, eğitimi son derece sınırlı insanlar. Bunların arasında siv­rilenler kimler? Ya çok zeki olanlar ya iyi kötü okumuş, kendini yetiştirmiş olanlar var. Bunların içinde, bu üst düzey antrenörlerin yanında yetişmiş olanlar da var. Türkiye’de 20 tane futbolu anla­yan, yön veren, iyi düşünen insanlar tabii ki var. Ama gerisi… Ge­risi koca bir soru işareti. Hepsi kerameti kendinden menkul. Kitap okumaz, bilime inanmaz. Okuyanı da düşman gibi görür.

Türkiye’de çok sayıda spor psikolojisi okumuş genç biliyorum; çaresizler. Bu insanlara imkan verilse, hocaların yanında, onların hayatını kolaylaştıracak şekilde destek verirler.

Hakemleri nasıl buluyorsunuz? Büyük-küçük takım ayrımı yapı­yorlar mı? Birilerinin etkisinde kalıyorlar mı?

İnsan psikolojisinin birçok boyutunu bilirim. İnsanın etki altında kalmaması mümkün değil. Tabii ki hakemler de etki altında kalır. Buradaki mesele, hakemlerin kuralları bilip bilmemesi değil. Ku­ralları herkes öğrenebilir. Hakemin eskiden üst düzey bir futbolcu olması da gerekmez. Türk çocuklarının hepsi bir şekilde futbol oynamıştır. Dolayısıyla; hakemlik için parlak bir profesyonel ka­riyer gerekmez. Mourinho’nun parlak bir futbolcu olmayışı gibi… Hakemlik için mesele şudur: Doğru eğitimi verdikten sonra, bir kere doğru eğitimi vereceği insanları iyi seçmektir. Önemli olan, hakem seçim kriterlerini iyi kullanmaktır. Söylemek istediğim şey şu: Hakemlerin doktor, eczacı, avukat, mühendis, diş hekim i gibi serbest meslek sahibi olması gerekir. Birincisi: Bu insanlar bir kere ciddi eğitimlidirler. İkincisi: Bu insanların hayatlarında alternatifleri vardır. (Bu işi yapmazlarsa, yapacakları başka işleri vardır.) Zaten hakemlik yapmasalar dahi, kendi çevrelerinde say­gın bir yerleri vardır.

Türkiye’de bu konu uzun yıllar nasıl yürümüştür? Yukarıda­ki meslekleri okuyan gençler bu işin içine girdiğinde engelleniyor. Hakem camiasına hakim olanlar, Beden Eğitimi Yüksekokulu me­zunuysalar onlar tarafından, ya da hakem camiasına “polisler” ha­kimse onlar tarafından bu tür insanların önü kesilmiştir. Bunlara imtihan zamanında şak şak şak, üç tane arka arkaya maç verirler; çocuklar o maçlara gidemedikleri için, hakemlikten atılırlar. Dola­yısıyla bu çocukların hayatını kolaylaştırmak, 20-22 yaşında mes­leğe almak ve onların önlerini açmak gerekir. Böyle yapmazsanız, onun çocuğu, bunun tanıdığı, ötekinin yakını, cemaatin adamı tü­ründen insanlar birbirini kollarlar. Türkiye’de hakem camiası kadar nefretin ve dedikodunun olduğu başka bir camia yoktur. Bu cami­anın içinde bunu kime söyleseniz, bir kişi dahi “Hayır” demez. Bu kadar nefret, kıskançlık, bu kadar dedikodu niye var? Çünkü düzen ve adalet yok; kayırma ve kollama var. Geçmişte Merkez Hakem Komitesi (MHK) başkanlığı yapmış üç arkadaşım var. Bu söyledik­lerim, onlarla da paylaştığım ve onların da hemfikir olduğu konu­lardır. Bu insanlar da bu kadar maç yönetir. Hatalı bir fidan diktiği­nizde, o fidan eğri büyür. Yani insan algısı son derece dış faktörlere bağlı olarak değişebilecek olan bir şeydir. Ortada fiziki bir gerçek yok, duygunuzla baktığınız bir hakikat var. Bu hakikat herkese göre değişir. Doğru düdük çalan hakemi cezalandırırsanız, hakemler de başına iş almamaya bakar. Yaygın bir deyimle söylemek gerekirse, eyyamcılık yaparlar. Bu da küçük takımların hakkının yenmesine sebep olur. Büyük takımların problemi, “Rakiplerimizi bizden daha çok kayırıyorsunuz” olur.

Seyirci profilimizi nasıl buluyorsunuz? Küfür başarımızı ve seyir­ci sayımızı etkiliyor mu? Günün birinde yine karışık oturabilece­ğimizi düşünüyor musunuz?

Türkiye’nin bugününe bakacak olursak, kesinlikle hayır… Daha iyiye gider mi? Zor. Çünkü Türkiye giderek kabalaşıyor, terbi­yesizleşiyor, ölçüsüz ve adaletsiz oluyor. Yani; yanlış şey yapa­nın yaptığı yanına kar kalıyor. Eğer stadyumlarımıza en modern gözleme sistemlerini koyuyorsak, niye uygun olmayan hareketler yapanları kişisel olarak cezalandırmıyoruz? Kaldı ki Passolig var; kimin nerede oturduğu belli. Ben İngiltere’de maç seyrediyordum. Neyle seyrediyordum? İngiltere’de yaşayan oğlumun arkadaşının, kulüp üyeliğiyle hakkının izin verdiği yerde izliyordum. Üç sıra daha önde boş yer varsa, orada oturamıyorsun. Türkiye sistemle­ri kuruyor ama işletemiyor. Hani Sporda Şiddet Yasası’ydı, şöyle olacaktı, böyle olacaktı… Altyapı kuruldu, hiçbir şey yok. Yine tribün kapatıyoruz, yine saha kapatıyoruz. Kural koymak başarı ve ilerlemedir; ancak kuraları uygulamak disiplin ve tutarlılık ge­rektirir. Bizde olamayan da budur.

Teşvik primi ve şike eskiden de var mıydı?

Bu konuda yol alındığına inanıyorum. 3 Temmuz olaylarının önemli bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Son günlerde yine sapla saman karıştırıldı ve 3 Temmuz olaylarındaki hukuki, adli yargılamayla spor hukukunun ayrı olduğu gözden kaçırıldı. Orada­ki adli yargılamaya konu olmaması gereken konular spor yargıla­masının içine sokularak, konu özünden saptırıldı. Bundan sonraki adımlarda, insanların çok daha fazla düşünerek hareket etmesine sebep olacağına inanıyorum. Ama spordaki esas problem, bahis oyunlarıdır. Yani takımların birbiriyle yapacağı anlaşmalardan çok, bahis oyunları için oyuncularla yapılacak olan özel anlaşmalardır.

Milli Takım ve kulüplerde prim sistemi olmalı mı? 2016 Avru­pa Şampiyonası için bizim futbolculara verilen kişi başı 500 bin euroyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

500 değil, 650 bin euro. Bu, Türkiye’deki düzenin çarpıklığına en önemli göstergedir. Prim ve ödül normalde kazanılacak olan bir başarının yanında küçük bir değer taşıması gereken bir şey olmalıdır. Siz eğer bir derbi maçına yüksek ödül verirseniz, bir şampiyonluğa çok yüksek ödül verirseniz, o derbi maçını kazan­manın veya o şampiyonluğu elde etmenin onur ve gururunu in­sanların elinden alırsınız. İnsanlar onur ve gurur için değil, para için mücadele eder konumuna gelirler. Bir derbi maçı kazanma­nın, bir oyuncunun hayatında özel bir anlamı vardır. Şampiyon­luk kazanmanın çok daha özel bir anlamı vardır. Hayatı boyunca Milli Takım’da oynayıp, kendi kulübünde hiç şampiyon olmamış futbolcular biliyorum. Dolayısıyla, kalkıp da bir şampiyonluğun yanına çok büyük bir prim koyarsanız, o maç için gerekli olan şeyi optimal seviyenin üzerine taşırsınız. Ancak insanlar başkalarını kendi değerleri ile motive etmeye çalışırlar. Yöneticilerin değeri para olduğu için, birlikte hareket ettikleri insanlar hakkında, daha çok para verirlerse, daha çok gayret edeceklerini düşünmek gibi gerçekçi olmayan bir kabulün içinde olurlar. Ayrı bir konu da şu­dur: Para kendi ceplerinden çıkmaz.

Normal koşullarda, Milli Takımın 150 bin euro olan Avrupa Şampiyonası’na katılma primi, her nasılsa son iki maç için 500 bin euroya çıkmış. Bunun sebebi de maçı kazandıktan sonra Federas­yon Başkanı’nın soyunma odasına inmesidir. Kazanılan maçlardan sonra Başkan soyunma odasına girerse, oyuncular mutlaka bunu istismar eder. Ve nitekim burada da etmişlerdir. Başkan’ın ağzın­dan 500 bin euroluk bir söz almışlardır. Bir de 150 bin euro var. Bu 500 bin euro son iki maç işine dönmüştür. Bu da toplamda kişi başına 650 bin Euro eder. Sonra, bütün turnuva boyunca oynamış ve takımın başarısına katkıda bulunmuş olan ve son 2 maçta oyna­madığı için bu 500 bin eurodan mahrum edilmiş oyuncular hakla­rının yendiğine inanmışlardır. Türkiye’de hiçbir şey kuralına göre gitmediği için, bu oyuncular da haklı olarak takım kaptanına “Git benim hakkımı ara” demiştir./Bunun sonunda da ortaya bu rezalet çıkmıştır. Dolayısıyla iş bu hale dönüşüyor. Federasyon Başkanı’nın soyunma odasına girip, bir kere o sevinç içinde kendi cebinden çık­mayan ulufeyi oyunculara vaat etmesinden çıkıyor. Buraya bir açık­lık getirmemesinden çıkıyor. 150 bin euro artı 500 bin euroya, yani 650 bin euroya dönüyor iş. “O zaman burada oynamayan oyuncu­nun hakkı ne olacak?” gibi şeyler doğuyor. Gene aynı noktaya geli­yoruz; belirli bir düzen ve disiplinin olmayışı. Kısacası sporda pri­min son derece dikkatli, ölçülü ve az olması lazım. Derbi maçlarına ilave bir prim vermeye gerek yok. Maçı kazanmanın onuru herkese yeter. Oysa insanları para dışında motive etmenin de yolları var.

Başarı için Federasyon’a düşen görevler nelerdir?

Bütün bu saydığımız şeyleri düzenleyecek olan Federasyon’dur. Fe­derasyon, kulüplerin oylarıyla seçilir. Dolayısıyla da taviz vermek üzerine kuruludur. Bugünkü Federasyon’un elinde çok büyük im­kanlar var. Bunların hepsini; antrenör yönetimini de kulüplerden gelen talepleri de hakemleri de düzene sokabilir.

Futbolun başarısı için eski futbolcuların ve çalıştırıcıların görüş­leri alınıyor mu? Alınmalı mı?

Mutlaka alınmalı! Bir işin paydaşlarını işin içine katmadan başarılı olamazsınız. Ama burada önemli olan soru şu: Bu görüşler nasıl alınacak? Hangi platformda alınacak. Çünkü herkesin birbirini gaza getirip aynı yönde düşünmesi bir şey ifade etmez. Bu görüşle­rin bir süzgeçten geçirilmesi gerekir.

Federasyon, bazı büyük kulüplerin yöneticilerinin etkisi altında kalıyor mu?

Bu soruya sadece gülerek cevap verdiğimi yazabilirsiniz. Bu 3 Tem­muz ses kayıtları ile ortaya çıktı. O dönemin Federasyon Başkanı korkudan, bir kulüp başkanının telefonlarını açamadığını öğrendik.

Kulüp başkanlarını ve yöneticilerini nasıl buluyorsunuz?

Çok kötü buluyorum! Bilimsel anlamda iş yönetmiş bir yöneticiyi kulüp yönetimlerinde görmüyoruz. Patronları, iş sahiplerini görü­yoruz. “Onu alırım, bunu satarım, sen kimsin” gibi söylemler bilim­sel bir yaklaşım değildir. Bugünkü yönetim anlayışı bu olmamalıdır. Kulüplerin düzene girmesi, bir ölçüde başkanların ve yönetimlerin maddi sonuçlardan sorumlu olmasıyla mümkündür. Özellikle şehir kulüplerinin başında bulunan başkanlar büyük transferler yapar. Bulunduğu çevrede herkes onu alkışlar. “Büyük başkan, büyük baş­kan” derler. Sonra iş paraları ödemeye gelince, “Allaha ısmarladık” der ve kaçarlar. Ondan sonra bu borç bir sonraki yönetimin sırtına biner. Dikkat ederseniz; Anadolu’da Birinci Lige çıkıp, birkaç yıl kalıp giden birçok kulüp var. Bu kulüpler zamanında çok büyük başkanlar tarafından yönetildi. Sonra ne oluyor? Ellerinde bir iki değerli oyuncu varsa, onu satıp kendi alacaklarını alıyor ve kulübü de borçlarıyla baş başa bırakıp gidiyorlar. Başkan olanlar, kendi popülaritelerini artırıp kendilerine ekonomik güç sağlayacak ilişkileri kurduktan sonra işi bırakıp gidiyorlar. Başkanlar veya yöneticiler altına imza attıkları her şeyden sorumlu olmalılar. Başkanlar her yıl 10-15 futbolcu alıp, kulübü büyük yükümlülüğe sokuyorlar. Sonra da bırakıp gidiyorlar? “Niçin böyle yaptın?” diye sorduğunuzda da “Hoca böyle istedi” diyor. Canım, hoca “Kulübü yak” dese yakacak mısın? Biraz mantığınla hareket et.

Devlet veya hükümetler futbolun içinde olmalı mı?

Sadece düzenleyici olarak futbolun içinde olmalıdır. Batı<la bu ko­nuda işleyen modellere bakmak gerek. İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, İtalya gibi futbol ekonomisi büyük yerleri değil, Belçika gibi küçük bir ülkeyi ele alalım. Beş yıl önce esamesi okunmayan bir takımdı; bugün Avrupa Şampiyonası’nda, Dünya Şampiyona­sı’nda, çeyrek ve yarı finalde, 2018 Dünya Kupası’nda da dünya üçüncüsü olan birtakım yarattılar. Bu çocuklara bakın; hepsi 20­22 yaşında. Siz eğer konuya bilimsel yöntemle yaklaşıyorsanız, ku­lüpleri de birtakım düzenlemelerle bilimsel bir şekilde yaklaşmaya yönlendiriyorsanız, o zaman zaten kulüpler kendi başlarının çaresi­ne bakarlar. Yoksa bugünkü durumda, iktidarın futbola müdahale­sini son derece meşru buluyorum. “Vergiyi alma, stadımı yap, yayın gelirini destekle, ligime sponsor bul” diyeceksiniz, ondan sonra da “siyaset spora karışmasın’:

Avrupa’da ve dünyada futbol lobimiz olmalı mı?

Tabii ki olmalı. Ancak o lobinin içinde olacak insanlarımızın yetiş­mesi gerekli. Bu konuda yetişmiş ve orada görevli birkaç nitelikli isim var. Onlar da kariyerlerini tamamlayınca, oralarda insanımız kalmayacak. Buradaki kritik nokta şudur: O insanların o basamak­larda yükselmesi için önlerinin açılması gerek. Bu tip insanların önü kesiliyor. Öyle olunca da sizin oralarda insanınız olmuyor. Lo­bimiz olmalı. Nasıl oluyorsa, öyle olmalı.

Kubilay Çelik
A7 Kitap

https://www.a7kitapstore.com/product-page/futbolda-neden-yokuz

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.