![]() |
|
Özgüven mi Özsaygı mı? 1993 yılının Aralık ayının son haftası, Avustralya Master’s Cup Tenis Turnuvası’nda, 1 numaralı seri başı Andre Agassi’yle 7 numaralı seri başı Federer’le karşı karşıya geldi. 31 yaşındaki deneyimli tenisçi Agassi 21 yaşındaki Federer’e yenildi. Maçtan sonra basın toplantısında Agassi şöyle konuşuyordu: “Federer yalnız bu maçtaki oyunuyla değil, tüm şampiyona boyunca çok başarılı bir oyunculuk sergiledi. Ayrıca her oyunu ilham vericiydi.Gelecek yıl onu yenmek için çok çalışmam gerekecek.” Agassi bu sözleriyle üstdüzeyde bir özsaygı örneği vermişti. Oysa özellikle ülkemizde, sahalarda kaybedenlerin yenildikleri takımın oyuncularına saldırdıklarına, yenilginin nedenini hakem hatalarına bağladıklarına tanık oluyoruz. Rakibini tebrik eden çok az sayıda örnekle karşılaşıyoruz. Özgüven kavramı kültürümüzde zaman zaman farklı ve hatta çelişkili anlamlar ve çağrışımlar taşıyor. Biraz da birçok alanda örnek aldığımız Amerikan kültürünün etkisiyle olsa gerek, “kendine güven” duygusuna sahip olmaya pek özeniyoruz. Ancak yapıcı, gerçekçi ve girişimci özgüvenle, hayalci, gerçekdışı ve bir bakıma savunmacı özgüveni birbirine karıştırıyoruz. Sonuç olarak kendine güveni bazen olur olmaz, dozunu kaçırdığımız bir meydan okuma ve neredeyse bir “kabadayılık” gibi algılıyoruz. Üstdüzey bir olgunluk belirtisi olan özsaygıyı ise göz ardı ediyoruz. İnsanlar özellikle gençlik yıllarında başarıyı ve mutluluğu ararlar. Başarının mutlaka mutluluk getirmediğini, hedeflere ulaşmanın yetmediğini görünce de, yeni hedefler arayışına girerler. Bu arayış yaşam boyu sürer gider. Gerçek mutluluk, yedi yaşına kadar destekleyici bir aile içinde geçen bir çocukluğa özgüdür. Çocuk bu dönemde omnipotan, yani tüm güce sahiptir. Her şeyi kendinde hak görür, her şeyi yapabileceğini düşünür ve ölümsüz olduğuna inanır. Kimi kişiler yetişkin olsalar da olgunluğa eremedikleri için bu özellikleri sürdürmeye çalışırlar. Olgunluğa ulaşanlar ise, gerçeklik duygusuyla tanışır ve her şeyi yapabilir olmak yerine karşılıklılık ilkesini öğrenirler. Özsaygı yetişkinlikte olgunluğa erişen insanların sahip olduğu bir özelliktir. Özgüven başarıya bağlıdır Çocuğa, sınırları geniş tutulmuş ama iyi tanımlanmış inisiyatif alma fırsatı vermek, onu bu tür davranışları için ödüllendirmek ve yapabildikleriyle ilgili olumlu geribildirim vermek, onun kendini yeterli ve değerli hissetmesine neden olur. Çevremizden aldığımız olumlu, tutarlı ve anlaşılabilir tepkiler bize kendimizle ilgili bilgi verir. Neyi yapabildiğimizi neyi yapamadığımızı bilir, kendimizi tanırız. Buna karşılık çevremizden çelişkili ve istikrarsız tepkiler alırsak, her davranışımız için çevremizden onay bekler hale geliriz. Onaylandığımız ya da başardığımız zaman özgüvenimiz artar, onaylanmadığımız ya da başaramadığımız zaman ise düşer. Kendimizle ilgili algımız içselleşmez, başkalarının değerlendirmelerine bağımlı kalır. Oysa içselleşmiş benlik algısı, özsaygı ve özdeğerin temelidir. Kendine güven, hayata karşı yapıcı ve olumlu bir bakış açısını ve kendi gücüne inanmayı gerektirir. Kendine saygı ise, kendini ve sınırlarını kabul etmektir. Kendine saygı bir anlamda gerçeklerle yüzleşmektir. Kişinin neyi yapabileceğini, neyi yapamayacağını, nerede iyi olduğunu, nerede yetersiz olduğunu başkalarının söylemesine gerek olmadan kendinin bilmesidir. 1998 Dünya Kupası Elemeleri’nde Hollanda’yı yendikten bir ay sonra Belçika’ya kendi sahamızda 3-1 yenildiğimiz ve finallere gitme şansını kaybettiğimiz maçtan sonra bu konu zihnimi meşgul etmeye başladı. Çok yüksek moralle tamamlanan on bir günlük çok iyi bir hazırlık döneminden sonra Mustafa Denizli maça çıkarken soyunma odasında oyunculara “Allahıma inandığım gibi size inanıyorum” demişti. Haklıydı. Hepimiz oyuncularımıza, hocamıza ve galibiyete inanıyorduk. Ancak rakip zaaflarımızı iyi değerlendirdi ve bizi avladı... Peki, bu durumda özgüvenimiz ne oldu? Bu konuda düşündükçe, özgüven ile özsaygı arasındaki fark zihnimde açıklık kazanmaya başladı. Ben şarkı söylemeyi severim. Sesim ise berbattır. Toplu şarkı söylenen yerlerde koroya katılırım, yalnızken de şarkı söylerim. İyi olmadığımı bildiğim bu konu beni hiç rahatsız etmez. Daha iyi şarkı söylemek için ders almayı veya egzersiz yapmayı ise aklımdan bile geçirmem, çünkü kendi kendime şarkı söylemekten mutluyum. Kendimden memnun olduğum için başkalarının beni bu konudaki değerlendirmesi hiç ilgilendirmiyor. Özsaygı kendini kabule bağlıdır Psikoloji tarihinin kilometre taşlarından C.G.Jung; “Mutlu olmak istiyorsan sınırlarını tanı ve onları kabul et”der. Bu özdeyiş bugünün terminolojisi ile zeka (IQ) değil, duygusal zeka (EQ) veya bizim deyimimizle olgunluktur. Ben ders alsam ve egzersiz yapsam mutlaka kendimi geliştirir ve bugünkünden daha iyi şarkı söyleyebilirim. Benim kendimi kabulüm, kendime saygım, kendimi olduğum gibi kabul etmemle ilgili. Oysa kendine güven başarılı olmaya ve dolayısıyla başkalarının değerlendirmelerine bağlı. Her zaman bizden daha iyi olan birileri ile karşılaşmamız mümkün olduğu için başarısız olduğumuz durumlarda kendimize olan güvenimizin de sarsılması kaçınılmaz oluyor. Buna karşılık kendimize saygımız ise kendimizi sevmemiz ve kendimizden hoşlanmamıza bağlı. Özsaygı, kişinin kendisiyle barışıklığının bir uzantısıdır. Özsaygı insanın kendini ve sınırlarını olduğu gibi kabul etmesi ve bundan hoşnut olmasıyla ilgilidir. Özsaygı, özgüven gibi dış değerlendirmelere açık olmadığı için başarısızlıktan zarar görmez. Son söz Sevgili okuyucular, insanların en merak ettikleri sorulardan biri “Ölümden sonra hayat var mı?” sorusudur. Yukarıdaki bilgi ve bulgular ışığında, ölümden önce, önemli ölçüde başkalarının değerlendirmelerinin dışına çıkabilirsek, daha uzun, huzurlu ve mutlu bir hayatımız olabilir gibi gözüküyor. Ne dersiniz denemeye değmez mi? Prof. Dr. Acar Baltaş |
|
||||||