Milliyet Gazetesinde Acar Baltaş

acar-baltas-defne-samyeli-milliyet-haber

 

“Hedef şampiyonluk değil iyi sporcu yetiştirmek olmalı”

Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın UEFA tarafından Avrupa’dan men cezaları almasının ardından sporcu psikolojisinde uzmanlaşmış Prof. Dr. Acar Baltaş’la bir araya geldik. Uzun süre kulüplerle, oyuncular ve hakemlerle çalışmış olan Altaş: “Bizde hangi yoldan olursa olsun başarılı olmak önemli. Oysa altyapıdaki antrenör şampiyonluk değil, iyi sporcu, iyi vatandaş yetiştirmeyi hedeflemeli”

Türk futbol tarihinin en büyük skandallarından biri oldu şike davası. “Şikeye sıfır tolerans” diyen UEFA’nın Beşiktaş ve Fenerbahçe’ye kestiği faturanın yankıları daha uzun süre devam edeceğe benziyor. Büyük infial var. Spor dünyasından kimle konuşsam, ateş püskürüyor. İşi gerçekten bilenler, perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğunu, bu cezaların beklenmesi gerektiğini söylüyor ama konuşmak istemiyor. Kulüp Başkanları “Haksızlık!” diyor.
En âlemleri de taraftarlar. Bazen kulaklarıma inanamıyorum. “Yaptıysak yaptık, başkanımız, yöneticilerimiz, bizim takım için çalışmış, fena mı olmuş?” havasındalar!
Şimdi… Futbolseverleri kızdırmak pahasına da olsa soracağım. İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batıralım. Başkanlarımızdan, yöneticilerimizden, futbolcularımızdan sportif başarı bekliyoruz. Bunu ‘adil’ yapmaları ne kadar umurumuzda? Takımımız şampiyonluğu haksız yollarla elde etmişse, buna aracılık eden başkandan hesap sorar mıyız? Yoksa “Ellerine sağlık” mı deriz?

Sporcu psikolojisinde uzmanlaşmış

Prof. Dr. Acar Baltaş, TFF’nin yeniden yapılandırma çalışmalarında bulunmuş, spor kulüpleriyle iş geliştirme anlamında birçok proje yürütmüş, hakem ve futbolcularla bire bir çalışmış bir isim. Baltaş’ın futbol dünyasının oyuncularının zihinsel ve psikolojik gelişimi üzerine pek çok eseri var. Bir de bu camiaya ilişkin pek çok tecrübesi.
Türk futbolunun ancak beş sene sonra yükselebileceğini düşünüyor.
Bazı sözlerine bozulabilirsiniz ama unutmayalım: Dost acı söyler.
İyi pazarlar.

Şike ve cezası konusundaki kafa karışıklığının nedeni ne? Niye azımsanmayacak sayıda kişi “Canım olmuşsa olmuş, bu kadar cezayı hak etmiyorduk” diyor?

Kulakları çınlasın, Çetin Altan’ın bir sözünü hatırlıyorum ben hep, yıllar önce yazdığı bir yazıda… Türk Lirası’nın konvertıbıl olmadığı dönemde Çetin Altan, Türk lirasını, eskiden iş hanlarında olan çaycı markalarına benzetirdi. Sadece han içinde geçerli. Şimdi, Türkiye’deki bizim hukuk ve demokrasi anlayışımız da eski hanlardaki çaycı markaları gibi. Sadece o iklimde geçerli. Evrensel boyuta, uluslararası boyuta çıktığımız zaman biz hep haksızlığa uğramış ve düşmanlıkla karşılaşmış gibi hissediyoruz kendimizi. Hatta yüksek sesle hep beraber bağırınca daha çok inanıyoruz ve herkesin inanmasını istiyoruz.

“Bir kupa da Trabzon’a verilsin, daha önce yapılmamış iş değil”

“Demokrasimiz ve hukumuz çaycı markası gibi” diyorsunuz… Futbolumuzda buna verebileceğiniz örnek var mı?

Olmaz mı? Hem de çok çarpıcı bir örnek var. Türkiye liglerinin başladığı günden bugüne kadar olan sayısını ve Türkiye liglerindeki takımların şampiyonluk sayısını sayın. Bir çelişkiyle karşılaşacaksınız: Oynanma sayısından daha fazla şampiyonluğumuz var.

Bu nasıl oldu?

Allah rahmet eylesin koyu bir Beşiktaşlı olan Cenk Koray, aklına esti tutturdu, Türkiye liginin oynanmadığı dönemdeki iki tane İstanbul şampiyonluğunu Türkiye şampiyonluğu olarak saydırmak istedi. O zamanki federasyon başkanı Haluk Ulusoy da herkese mavi boncuk dağıtıp kendine bağlamayı severdi. O da onlara iki tane şampiyonluk ‘ihsan etti’. Şimdi ben bugün Fenerbahçe ile Trabzonspor arasındaki problemi çözmek için burada bize harika bir ipucu olduğuna inanıyorum.

Nasıl?

Bir kupa da Trabzon’a versinler! O zaman sıkıntı ortadan kalkar. Yapılmamış bir şey değil. Trabzon hakkı olduğuna inandığı kupayı alsın. Böylece iki tane değil üç tane fazla kupa olmuş olsun. Ne olacak? Bu bize yakışır (gülüyor). Ayrıca da bu bizim çaycı markası anlayışımıza, hukuku yönetişimize de çok uyar.

“Yanlış yol bize utanç vermiyor”

Şike olaylarında kendi özeleştirimizi yapabiliyor muyuz? Yanlışımızı görebiliyor muyuz?

Burada bizim şikeyi ele aldığımız iki tane kriter var… Bunlardan biri sahaya yansımadığı. Halbuki UEFA sahaya yansıyıp yansımadığına bakmıyor. İkincisi, şahıslar ve takımları ayırmak lazım düşüncesi… Şimdi, bir tüzel kişilik tek başına nasıl kendine zarar verecek bir şey yapabilir? Normal olarak, tüzel kişiliği temsil eden resmi yöneticilerdir. Burada da onlar sorumlu tutuluyor.

Ülkemizde şike, haksız kazanç elde etme kurumsallaştı mı?

Şimdi, kulakları çınlasın, gene Çetin Altan’ın bir benzetmesi vardır. “Doğu kültürü, pusu kültürüdür. Batı kültürü düello kültürüdür.” Biz “Vur, kır, parçala, bu maçı kazan” deriz. Yani ne pahasına olursa olsun, hangi yoldan olursa olsun başarı olmalı. Yanlış yol bize utanç vermiyor, değerimizi başarıyla özdeşleştiriyoruz. Bu bizim özgüvenimizi artırıyor. Başarılı olmak, değerli olmak, bireysel planda güzel ve yakışıklı olmak sonucunu doğuruyor. Ama başarısızlık da hayatın en doğal parçası. Bu kişi başarısız olunca ne yapacak? Kötüyüm, yanlışım, değersizim bir de üstelik çirkinim…

Başarısızlık hangi tarafımızı ortaya çıkarıyor?

Başarısız olduğumuzda şunu yapıyoruz: 1. Sebeplerini dışımızda aramak: Maçı kazanamıyorsak, suçlu hakem. Sınavdan iyi not alamıyorsak, sorumlusu öğretmen. Terfi edemiyorsak da yöneticimiz yüzünden. 2. Gerçeği tahrif ediyoruz, yani yalan söylüyoruz.
3. Fırsat varsa hile yapıyoruz.

Doğu toplumları için mi konuşuyoruz?

Türkiye’de böyle. “Kaybettiğim zaman da değerliyim, başarısız olduğumda da değerliyim” diyebilmek için özsaygı gerekir. Biz ise özgüvene tapıyoruz.
Onun için de yetiştirdiğimiz çocukların özgüvenleri tavan, özsaygıları taban.

Özsaygıları niye düşük?

Çünkü başarılı oldukları zaman değerliler. Başarısızlarsa hiçbir değerleri yok. O zaman da hile yapmayı doğal sayıyorlar. Yani, herkes yapıyor. Aziz Yıldırım’ın basın toplantısında dahi bunu gördük. “Herkes yapıyor” diyerek gayrimeşru davranışı meşrulaştırıyoruz. “Niye biz? Çünkü bize komplo kurdular.”

“İşsiz, eski futbolcuları antrenör yapıyoruz”

Peki biz toplumca gerçek başarıya değer veriyor olsaydık futbolda neler yapardık?

Değer verecek olsak altyapılarımızı güçlü hale getiririz. Ama biz altyapılarımıza kimleri koyuyoruz? İşsiz eski futbolcuları. Dolayısıyla da altyapıdan adam çıkmıyor. Kendi geçmişinde sınırlı başarısı olmuş, hatta hiçbir başarısı olmamış bir futbolcuyu, sadece o camianın adamı diye getiriyoruz.

Yabancı kulüplerin altyapıları hangi mantıkla yönetiliyor?

Bir küçük anekdot anlatayım. 1996-1997 yılında Türk Milli Takımı’yla Ajax’ın altyapı tesislerini ziyaret etmek için Hollanda’ya gittiğimizde 6 yaşında çocuklar step yapıyordu. O zamanki milli futbolcularımız bakıp ne dedi biliyor musunuz? “Bunlar karı gibi dans ediyorlar, futbolla ne alakası var?” Halbuki step yapmak, aynı hareket içinde zincirleme birden çok hareket yapmaya imkan verir. Onun için bakıyorsunuz bir topla düşürmeden aynı hareketin içinde 5 hareket yapabiliyor oyuncu. Ne ile?
6 yaşında kazandığı bu özelliği ile. Şimdi bizde de yavaş yavaş başladı.
Ama işsiz eski futbolcuları altyapıların başında tutma geleneği sürüyor. Milli takımlar dahil.

Çare altyapılarda, onu anladık ama onlar nasıl düzelecek?

Bir kere Batı disipliniyle bilimsel eğitim almış insanları altyapıların başına getirmek lazım. Çünkü başına getirmezseniz, başta olan eski futbolcu,
o adamın ayağını kaydırıyor. Antrenör seminerleri göstermeliktir, adaylar bir yerde tutulur ve boş vakit geçirilir.
Dünya üçüncüsü olan oyuncularımıza en üst düzeyde antrenör sertifikası verildi. Niye? İyilik değil, kötülük etmek bu. Federasyon onları yurt dışına gönderip eğitebilirdi. Altyapıdaki antrenörün fizyoloji, psikoloji bilmesi lazım. Antrenman, beslenme gibi konularda bilimsel altyapısı olmalı. Oyuncusuna
en başta karakter eğitimi vermesi, doğruluğu, dürüstlüğü öğretmesi gerekir. Hakemi aldattığı zaman onu oyundan çıkartması gerekir.

“En çok yabancı oynatan en başarılı diye bir şey yok”

Antrenörlerimiz karakter olarak bu yapıda mı?

Çoğu değil. Şimdi bunu bir altyapı antrenörüyle konuştuğumda, “Rakibi aldatmak ne kadar doğalsa hakemi aldatmak da oyunun bir parçası” dedi.

O zaman ‘haksız kazanç sağlama, ‘aldatarak’ kazanma içimize işlemiş.

Evet, çünkü herkes yapıyor. İşin başındaki kişinin altyapılardan şampiyonluk değil; iyi vatandaş, iyi sporcu çıkartmayı hedeflemesi gerekir.

Taraftarın beklentisi takımının ‘iyi’ adamlardan oluşması değil ki… Beklenti şampiyon olması.

Ama zaman içinde başarı böyle gelecek. Aksi takdirde 10 yabancı olmasının haklılık mı haksızlık mı olduğunu tartışan bir duruma geliyoruz. “En çok yabancıyı oynatan, en başarılı” diye bir şey yok. Takımı takım yapan bir değer birliğidir. Çok farklı dilden oyuncuların olduğu bir yerde bu değer birliğini kuramazsınız.

“Stat yapmak için Olimpiyatlar’a aday oluyoruz”

Türkiye, futbolunda kendi ‘hukuk ve demokrasi’ anlayışına göre hareket ederken bir yandan Olimpiyatlar’a aday olmak istiyor. Etik standartlarını içselleştirmediğimiz bir dünyaya mı özeniyoruz?

Olimpik seyircimizin olmadığını Akdeniz Olimpiyatları’ndan, U-20 Dünya Kupası’ndan görüyoruz. Onun için Olimpiyatlar’a aday olmak, aday olan komitelerin itibarını yükselten, gelir sağlayan bir şeydir ama Türkiye için gerçekçi bir şey değildir.

Niye aday oluyoruz sizce?

Stat yapmak için. Olimpiyat Stadı yaptık.

Kazanç elde ediliyor…

Tabii. Ekonomiyi döndürüyor. O işle ilgilenenler ortada büyük laflarla geziniyor. Büyük bütçe yönetiyorlar.

“Futbolcular en az günahı olanlar”

Artık ‘kör gözüm parmağına’ şike yapılır mı?

Türkiye’de bu işler daha kötüye gitmeyecek.
Alt kümelerde birtakım şikeler dönebilir ama üst düzeyde bu işi yapmak cesaret ister artık.

Biz eşit şartlarda rekabetten hoşlanmıyor muyuz, kültürümüzde yok mu?

Futbol dünyamızda yok. Eşit şartlarda rekabetten hoşlanmıyoruz. Dolayısıyla da futbolu da yönetilmesi gerektiği gibi yönetecek insanları seçmeyen bir delege yapımız var.

Delege kimi, neden seçiyor?

Delege yapısı, kendisine açıktan fayda sağlayacak olanı, ayrıcalık sağlayacak olanı seçiyor.

İş yapacak olanı seçmiyor yani.

Seçmiyor, hayır. Şenes Erzik mesela canından bezdirilip istifa etmek zorunda bırakılmıştır. Ayhan Bermek futbol federasyonu başkanlığına layık görülmemiştir. Niye? Çünkü insanlara hakkı olmayan tavizleri vermeyeceği bilinen bir insan.

Demek ki kulüp başkanından delegesine hep bir ayrıcalık bekler bir halimiz var. Futbolcular buna karşı duracak formasyona sahip mi?

Futbolcular burada bir bakıma en az günahkar olanlar. Onlar kendilerinden bekleneni yapıyorlar. Ağabeylerinin, kardeşlerinin yaptıklarını tekrar ediyorlar. Her sorunun hızlı, kolay, ucuz ve yanlış bir çözümü var. Ve böyle bir çözüm, bir sonraki daha büyük bir sorunun temelini oluşturuyor. Bizim içinde bulunduğumuz sarmal budur.

Haberin orjinali için buraya tıklayın.

Oylama: 0.0 (0 oy)
Sending

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir