Hayatın Hakkını Vermek | Ayşe arman Söyleşi (I)

Geçen hafta, uzun süredir üzerinde çalıştığım “Hayatın Hakkını Vermek” Doğan Kitap’tan yayınlandı. Bu kitapla ilgili Ayşe Arman’la kitabın “uzun ve sağlıklı yaşamak” bölümü ile ilgili yaptığımız söyleşinin birinci bölümü bu Çarşamba yazımızın konusu.

Hocam nefis! Tebrik ederim, bayıldım kitabınıza. Daha Önsöz’den yakaladınız beni! 80’li yıllardan sonraki Türkiye değerlendirmeniz, değerlerin nasıl değiştiği, “İşte bu!” dedirtti. Ben de sizin tarif ettiğiniz o “eski dünya”ya aitim. Ve bocalıyorum zaman zaman. Hala emek’e inanıyorum. Hak etmek için çaba sarf etmeye inanıyorum. Senelerce aynı boy odun taşımaya inanıyorum. Çalışmaya inanıyorum. Ama şimdilerde esamesi okunmuyor. Derinleşmeye inanıyorum, şimdilerde sıkıcı buluyor. Liste o uzar gider… Bugün, sizin de altını çizdiğiniz gibi, bambaşka bir dünya ve anlayış söz konusu. Ben 50 yaşında, doğduğum dünyadan farklı bir dünyada nefes alıyorum… Soru şu: Biz yaşlanmış olabilir miyiz?

Ayşe Hanım hayat yolculuğunda sizden daha kıdemli biri olarak vereceğim cevap yanlı görülebilir. Sosyal medyanın ve internete ulaşımın yaygınlaştığı bir dönemde özellikle gençler “tarihin kendileriyle başladığını” düşünüyorlar. Size bu duyguyu yaşatan durum bundan kaynaklanabilir. Ancak şunu da unutmamak gerekir. İnsanlık tarihi açısından eşi ve benzeri görülmemiş bir döneme tanık oluyoruz. 25 Yıl önce Bill Gates’in, internetin ne olduğunu anlatmaya çalıştığını hatırlarsak, 1980 lerden bu yana sağlanan değişimin insanlık tarihinde sağlanan gelişmeye yakın bir gelişme olduğunu söylemek çok az abartı olur.

Bir de, “Yeni dünyaya adapte olun!” diyorlar, bünye bir sürü şeyi reddediyor, iyice kendimi “dinazor” gibi hissediyorum. Sizin de böyle hissettiğiniz oluyor mu?

Birçok uygunsuz durum için “yeni normal bu” deniyor ve sanki buna itirazınız varsa, ‘bu dünyada yerinizin olmadığı’ ima ediliyor. Bunu söyleyenlerin öncelikle normal kavramının anlamından haberdar olmadıklarını düşünüyorum. Bu görüşe göre bir toplulukta herkesin iki düşü çürükse, bu normaldir ve ancak üçüncü dişiniz çürüdüğünde diş hekimine gitmeniz gerekir. Dolayısıyla bunu söyleyenlerin işlevsel ve ahlaki bir şeyi mi kast ettikleri, yoksa işlerine gelen bir duruma cehaletleriyle kılıf mı uydurduklarını iyi anlamak gerekir.

Neden uzun yaşam ve mutluluk üzerine bir kitap yazmak istediniz? “Hocam bunu en iyi siz anlatırsınız, hem de çok satar!” diyenler oldu mu?

İnsanın emek verdiği bir konunun, geniş topluluklara ulaşması ve bunun özgün bir mesaj içermesi, hiç şüphesiz herkesin hoşuna gider. Böyle bir kitabın çok satılması da sevinilecek bir durumdur. Bundan doğacak olan maddi yarar bir yan üründür ve benim hayatımda bunun yeri damla kadardır. Ayrıca elinizdeki kitap için harcanan binlerce saatin maddi karşılığı, böyle bir çalışmaya girişmek için hiç cesaretlendirici değildir. 

İnce ince özenle örülmüş bir kitap, çok değerli bir masa örtüsü gibi. Çok emek verilmiş. Adına da bayıldım: “Hayatın hakkını vermek.” Hakkı verilmiş hayat nasıl olur?

Bu cevap hiç şüphesiz herkese göre değişir. Önemli olan hayat sofrasından karnı tok kalkabilmektir. Sevdikleri konusunda yanılmamak, insanlarla bağ kurarak derin ilişkilere dayanan dostlara sahip olmak,,, Daha çok şey sayılabilir. Ancak bir matematikçinin Batı gazetelerinin haftada bir yayınladığı ölüm haberi (Obituaries) sayfarıyla ilgili yaptığı bir çalışma var. Araştırmacı toplumun tanıdığı ve hayatlarının bazen tam sayfayı kaplayan hikayelerinin ve bunun yanı sıra hiç kimsenin tanımadığı insanların da yer aldığı bu haberleri incelemiş. Tanınmayan insanların dört beş satırla özetlenen bu hayat hikayelerinde en çok geçen kelime “yardım etti” (helped) kelimesi. Biliyorsunuz eski Mısır inanışına göre insanlar iki kere ölür. Biri bedenen, diğeri ruhen. Ruhun ölümü de, adlarının en son anılmasıyla gerçekleşir. Bu açıdan bakarsak ölümden sonra yaşamak için kendimizden daha az şanslı insanların hayatlarına dokunmak, hakkı verilmiş bir hayat için iyi bir ölçü olabilir. Bu durumda Aziz Nesin Usta haklı çıkıyor. “İnsanlar da şarkılar gibidir. Şarkılar var, yüzyılları dolanır, şarkılar var, söylendiği yerde kalır”.

Sizce, siz hayatınızın hakkını verdiniz mi?

Bu soruyu cevaplamak kolay değil. Bazen emeklilik aşamasına gelmiş ve yıllar önce toplantıma katılmış kişilerle karşılaştığımda 25-30 yıl önceki bir toplantıyı hala hatırladığını ve o toplantını hayatlarında bazı şeyleri değiştirdiğini söylüyorlar. Ben de her seferinde “Mesela ne? Bir örnek verir misiniz?” diye sorarım ve çoğunlukla da benim bile unuttuğum bir mesaj duyarım. Bazen de “Üniversite giriş sınavlarına Üstün Başarı kitabıyla hazırlandım tıp fakültesini kazandım, sonra TUS sınavlarında da rehberim oldu” diyenlerle karşılaşırım. Son zamanlarda genç meslektaşlarımla karşılaştığımda, “Ben sizin yetiştirdiğiniz çocuklardanım” ifadesini duyuyorum. Bazen de yaşını başını almış kişiler, “Biz çocuklarımızı sizin kitaplarınızla yetiştirdik” diyorlar. Bunlar bana “boşa yaşamadığımı düşündürür”. Samimiyetle kendi adıma hayat sofrasından tok kalkacağımı söyleyebilirim. Belki tek üzüntüm eşimi yalnız bırakacak olmak olur.

Peki kim, “Ben boşa bir hayat geçirdim” der ölüm döşeğinde… Bu yüzleşmeyi kendisiyle yapabilecek cesarette insan var mıdır?

Kitapta da yer verdiğim, ölüm döşeğindeki hastalarla son günlerini geçiren Avusturalyalı hemşirenin Bronnie Ware kitabında beş pişmanlık var. Bu pişmanlıklar, “sevdikleriyle yeterince vakit geçirmemiş olmak veya başkalarının ne diyeceklerini fazla önemsemekle” ilgili ancak hiç kimse “daha çok para kazansaydım” dememiş. Para, haz ve güç peşinde koşarak geçen hayatların sonu hüzünlü oluyor. Çünkü haz ve güçten geriye, boşluktan başka bir şey kalmıyor. Para da geride kalanların birbirine düşmesine neden oluyor.

Covit 19 ve bu pandemi, hayatla kurduğumuz bağı nasıl değiştirdi?

Potansiyel konfor alanının dışında ortaya çıkar. Covid 19 herkesi konfor alanının dışına çıkarttı ve herkes kendi özündeki dayanıklılık ve gücü tanımak için fırsat buldu. Bu dönem hepimizin hayatında “kitap ayracı” gibi özel bir yere sahip olacak. Hiçbirimiz üç, beş, on yıl önce ne yaptığımızı tam hatırlayamayız ancak herkes 2022 yılını hayatının sonuna kadar hatırlayacak. Bu nedenle şimdi vereceğim ölçütleri kullanarak, her okur kendi konumu ve rolü için bir değerlendirme yapabilir. Kendilerine şunu sorsunlar: “Mart ayından bu yana eş, hayat arkadaşı, anne-baba, evlat, çalışan, yönetici, komşu olarak ‘Karşımdakilere ne hissettirdim?’ Kendime on üzerinden bir not versem bu kaç olur? Bundan sonra notumu daha yükseltmek istiyorsam için ne yapmam gerekir?” Özellikle iş hayatında bu yöneticilerin kendilerine bu soruyu sormaları önemli. Çünkü bu dönemde insanlar yaşadıklarının ayrıntılarını unutsalar da yöneticilerinin kendilerine ne hissettirdiklerini unutmayacaklar.

Bu değişimler kalıcı olacak mı? Yoksa unutur gider miyiz?

Krizler var olan eğilimleri hızlandırır, gerçekleşmesi uzun yıllar alacak olan değişimlerin hızla hayata geçmesine neden olur. Biz de bunu yaşadık. Uzaktan çalışma ve uzaktan eğitim bir hafta içinde hayatımızın bir parçası oldu. Uzun dönemli sonuçlar açısından, iş ve eğitim konusunda büyük bir güvenle şunları söyleyebilirim. Özel şirketlerde işinin doğasının elverdiği kişiler için uzaktan çalışma haftada bir-dört gün için kalıcı olacak. Bunun orta dönemli sonucu kadın istihdamının artmasıdır. Çünkü birçok kadın aile ve kariyer arasında seçim yapmaya zorlanıyor, uzun dönemdeki sonuç da kadınların üst yönetim kademelerindeki temsili artmasıdır.

Eğitim konusuna gelince de, şu sırada yaşanan zorlukların farkında olmakla beraber, uzaktan eğitimin yakın gelecekte dezavantajlı gurupla leyhine büyük bir fırsat yaratacağını düşünüyorum. Çevrimiçi uygulamalar Türkiye’nin en iyi öğretmenlerini Youtube’un yıldızları yapacak ve böylece okullar arasındaki eşitsizlik azalacak. Bunun için iki konuda gelişmeye ihtiyaç var. Biri fiber optik alt yapı, diğeri de ihtiyacı olan öğrencilere uygun araçların (tablet/bilgisayar) sunulması. Fiber optik altyapı Türkiye’de eğitim açısından bir beka sorunu olduğu için, bazı kurumların bütçesinden buraya aktarılacak kaynakla çözüleceğini düşünüyorum. Araç dağıtımına gelince, bunu da işin en kolay yanı olarak görüyorum. Bundan on yıl önce hiçbir altyapı ve hazırlık olmadığı halde çocuklara tablet dağıtıldı. Çünkü dijital eğitim teknik bir sorun olmaktan çok bir zihniyet sorunudur ve şimdi bu zihniyet aşamasına geldiğimize inanıyorum.

Uzun ve sağlıklı yaşamak dünyanın hemen her yerinde belli bir kesim için bir tutku haline geldi. Neden bu sarmala girdik? Kazık mı çakmak istiyoruz dünyaya?

İnsanlar uzun yaşamak istiyor ancak yaşlanmak istemiyor. Refah düzeyi yüksek ülkelerde insanlar sahip olduklarının tadını daha uzun süre çıkartmak istiyor. Bu nedenle de bilimsel veri parçacıklarından ölümsüzlük iksiri çıkarmaya çalışıyorlar. Bu önemli ölçüde umutsuz bir çaba. Çünkü bu parçacıkların uzun hayat üzerindeki etkisi zerre niteliğinde. Sağlıklı görünmek, güzel/yakışıklı görünmek, adeta ölmeyecek gibi yaşamak bir tutkuya döndü ve bu konuda hizmet veren işkollarını besleyerek büyüttü.

Gençliğe, genç ve diri bedenlere, kırışmamaya bu özlem neden? Yaşlanmanın da şahane tarafları var… Benim 35’ten sonra kafam çalışmaya başladı mesela. Yaşlanmak bu kadar mı kötü?

Hem uzun yaşamak hem de yaşlanmamak gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir. Bu konuda kişinin kendini iyi hissetmesini sağlayacak sınırlı müdahale ve çabalar anlaşılabilir ancak çok kere bunları zorlamanın insanları komik duruma düşürdüğüne tanık oluyoruz. “Güzellikle yaşlanmayan utançla yaşlanır”. Bette Davis’in de dediği gibi, “Yaşlanmak korkaklara göre bir şey değildir”. Sermayesi bedenleri olan insanlar, beyinlerini ve kafalarını geliştirmeye yatırım yapmadıkları zaman yaşlılık korkulacak bir şey oluyor.

* * *

Kitap hakkında bilgi almak için tıklayınız:
https://www.baltasgrubu.com/kitaplar/hayatin-hakkini-vermek.html

Sending
User Review
4.71 (14 votes)

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.