Hayatın Hakkını Vermek | Ayşe arman Söyleşi (II)

Önceki yazımızla Ayşe Arman’la söyleşinin birinci kısmına yer vermiştik. Bu yazı da söyleşinin ikinci bölümü.

Kitabın başında Everest’e tırmanan iki dağcıdan söz ediyorsunuz. Biri, günler süren bir yolculuğa çıkıyor. Diğeri, zirveye helikopterle geliyor. Bu çağın gereksinimleri olağanüstü hızlı yaşamayı öncelik haline getirmemize neden oldu. Bizler, anın ve deneyimlerin değerini unuttuk mu?

Bu durum anın değerini unutmaktan öte, sıkıntısız ve zorlukla karşılaşmadan yaşamak isteğinden kaynaklanıyor. Herkes başarılı olmak istiyor ancak çok az kişi bunun bedelini ödemek istiyor. Tek ve biricik olduğuna inandırılarak büyütülen çocuklar, yetişkinliklerinde nedeni belli olmaksızın her şeye hakları olduğuna inanıyorlar. Gençlerin büyükçe bir bölümü kendilerine bilgi ve beceri kazandırmayan üniversite diplomalarının onlara hayattaki bütün kapıları açması gerektiğine inanıyor. Birçok genç mezun olduktan sonra iş aramaya başlıyor. Oysa hayat başarısını, diploma alana kadar biriktirilenler belirliyor. Bir başka ifadeyle “gelecek geçmişe ipotekli”.

Amerika’da 1920’li yıllarda başlayan Terman araştırması size ilham kaynağı olmuş. Neydi bu araştırmayı özel kılan?

Bu araştırmanın önemi 1921 yılında 11 yaşında 1528 çocuğun hayat boyu izlenmesidir. Stanford Üniversitesinin sağladığı fonla psikolojide ilk zeka testini yapan Lewis Terman’ın amacı üç aşamadan geçirdiği ve zeka puanı 135 üzerinde olan çocukların hayat başarısını göstermekti. Böylece zekanın hayat başarısı üzerindeki etkisini kanıtlamak istedi. Çocukların evlerindeki kitap sayısı, kaç yakın arkadaşları olduğu, aile dinamiklerine kadar, son derece ayrıntılı kayıtlar tutuldu. Terman “Dehaların Genetik Analizi” üzerine üç kitap yazdı. Ancak bu çocukların hiçbiri onun başlangıçta umduğu gibi ülkeyi yöneten, çok para kazanan, önemli buluşlara imza atan, büyük çaplı iş kuran, Nobel ödülü alan kişiler olmadı. Büyük çoğunluğu orta sınıf, beyaz yakalı, meslek sahibi insanlar oldu. Araştırma grubunda hayatlarının başında deha düzeyinde zekaya sahip oldukları halde vatmanlık, apartman kapıcılığı yapanlar bile çıktı. Bu guruba seçilmek bir ayrıcalık olduğu için çocuklar kendilerine önce “Termanı’nın Termitleri” sonra da “Termitler” adını verdiler ve yaşadıkları süre içinde araştırmaya katkıda bulunmayı sürdürdüler. Terman 1956 yılında 80 yaşında öldükten sonra da araştırma ekibi çalışmayı sürdürdü. Daha sonra Üniversite arşivine kaldırılan araştırma bulguları bir halk sağlığı ekibi tarafından bulundu. Ben bu araştırmanın bulgularını, modern araştırmalarla birleştirerek okuyucunun değerlendirmesine sundum.

Uzun dönemli bilimsel araştırmalar, hayat süresi üzerine bize neler söylüyor?

Araştırmanın önemli bulgularının başında “aileyle ilgili kalıtsal özelliklerin aşırı önemsenmemesi” gerektiği geliyor. O zaman akla “önemli olan ne?” sorusu gelir. Önemsenmesi gereken seçilen hayat tarzıdır.  İkincisi “genel sağlık tavsiyelerini işe yarayacağı” görüşünün geçerli olmadığıdır. “Doğru beslen, sigara içme, kilo ver, spor yap, stresten uzak dur, uykuna dikkat et…” vb. önerilerin hepsi sağlıklı kalmak için geçerlidir. Bunlar DAF’tır, yani “doğru ama faydasız.” Birçok kişi bu tavsiyelere kısa bir süre uysa da köklü bir hayat değişikliği gerektiren bu kadar çok öneriyi uygulamayı sürdürmez. Bu nedenle, bu tavsiyelerin insan hayatında sürekli değişiklik yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Terman grubunda yer alanlar arasında uzun bir hayat çizgisine sahip olanların hemen hiçbiri bugün standart tavsiye niteliğinde olan bu öneri listesiyle karşılaşmamışlardı.

Uzun yaşam üzerine kulağımıza çalınan pek çok davranış biçimi var. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl ayırt edeceğiz?

Bilimle doğrudan ilgilenmeyen insanlar çok kere iki değişkenin birlikte meydana gelmesi veya birbirini izlemesi ile (korelasyon), birbirinin sebebi olması (kausalite) arasındaki farkı değerlendirmekte yetersiz kalır. Örneğin yağmurun yağması ve sokaktaki insanların şemsiyelerini açması birbirini izler, ancak insanlar şemsiye açtığı için yağmur yağmaz. Bir başka ifadeyle yağmur yağmasının sebebi insanların şemsiye açması değildir. Sağlıkla ilgili araştırmaların azımsanmayacak bir bölümü böyle bir korelasyonu işaret eder. Ancak bulgular geniş halk kitleleri tarafından sebep olarak algılanır. Ayrıca sağlık ve uzun hayat konusunda doğru kabul edilen inanışların bir bölümü, belirli çıkar grupları tarafından desteklenen yayınlardan kaynaklanır. Araştırmaları yürütenlerin kişisel çıkarları bir yana, yazılı ve görsel medyada haber olan yayınların çoğu bilimsel açıdan sınırlı ve yetersizdir, hatta yanlışlar içerir. Klasik ve genel geçer sağlık önerilerinin giderek öneminin azaldığı ve “kişiselleşmiş tıp” anlayışının yaygınlaştığı günümüzde Terman’ın araştırması, sınırlılıklarına rağmen, daha da önem kazanmıştır.

Evliler mi daha uzun yaşıyor, yoksa bekârlık sultanlık mı?

Araştırmanın yapıldığı tarih göz önüne alınırsa, evlilerin hayat süresinin daha uzun olduğunu söyleyebiliriz. Ancak hiç şüphesiz aradan geçen zamanın değiştirdiği en önemli psikososyal faktörlerden biri evliliktir. Günümüzde bu konuda araştırma yapanların önündeki yöntem zorluğu, birlikte yaşayanları hangi kategoriye koyacaklarıdır. Ancak hala evlilerin hayat süresi bekarlardan daha uzun gözüküyor fakat bu fark giderek kapanıyor. Cinsel doyum mutlu evlilikte önemli rol oynuyor. Uyumlu insanlar uyumlu bir hayat arkadaşıyla yaşadıklarında, sadece geçici beraberlikler sürdürenlere kıyasla anlamlı derecede uzun yaşıyorlar. Bu durum özellikle erkekler için geçerli. Evli olan kadın ve erkeğin değil, evli erkeklerin daha uzun yaşadığı doğrudur. Araştırmalar kadınlar için bir fark bulamamış.

Dindar insanlar daha mı uzun yaşıyor? İnancı, hayatımız için önemli kılan nedir?

Bu konu çok yönlü ve karmaşık bir konu. Öncelikle şunu belirteyim. Varoluşunun ilk döneminden bu yana insanlar iki soruya cevap aramışlar. “Neden varım?” “Ne olacağım?” Sadece semavi dinler değil bütün inanç sistemleri bu iki soruya cevap bulmaya çalışır. Kısacası insan anlam arayan bir canlıdır ve din bu arayışa hizmet eder. Bu nedenle de dindarlıkla yaşam doyumu arasında olumlu bir ilişki vardır. Dinden korkutucu ve cezalandırıcı çıkarımların ağır basması hayat süresini olumsuz etkiliyor.

Sorunuza dönersem, evet dindar insanlar daha uzun yaşıyor. Ancak din kitaplarını daha çok okumayan dindarlar değil, topluluğun/cemaatin etkinliklerine aktif olarak katılanlar uzun yaşıyor. Özellikle dindar kadınların hayat süresi daha uzun. Dinin bir başka önemli katkısı olumlu sağlık davranışları geliştirmesi, örneğin aşırılıklardan uzak tutması ve bunun da sağlıklı yaşam sürdürmeye hizmet etmesidir.

Sağlıklı yaşam için egzersiz yapmak, birincil amaçlardan biri oldu. Bunun uzun yaşama gerçekten etkisi var mı?

Egzersiz mutlaka sağlığa katkı sağlar ancak bunu bir fetiş haline getirmemek gerekir. Çünkü Terman gurubu deneklerinin hiçbiri bugün popüler olan anlamda bir egzersiz rutini içinde olmamışlar. Ev işi yapmak, varsa bahçe ile ilgilenmek, alış-veriş için yürümek, otobüs/metro ve işyeri arasında yürümek gibi etkinlikleri hayat boyu ara vermeden sürdürmek sağlıklı olmak için yetmiştir. Ayrıca bu konuda aşırıya kaçmanın hem sağlık hem de hayat süresi açısından zararlı olduğu, çok dile getirilmese de,bilinen bir gerçektir.

İşi gücü bırakıp genç yaşta bir sahil kasabasına yerleşmek hepimizin hayali. Erken emekli olanlar daha mı uzun yaşıyor?

Sanıyorum en önemli yanılgı, stresin insan sağlığı için zararlı olduğu yönündeki genel kabul. Bu konu söz söylemeye en yetkili olduğuma inandığım bir alan. Çünkü Zuhal Baltaş’ın akademik araştırma konusu olan stres konusunu 1986 yılında yayınladığımız ve bugün hala raflarda olan “Stres ve Başaçıkma Yolları” adlı kitapla Türk toplumunun literatürüne soktuk. Zararlı olan stresin altında ezilmek, bir başka ifadeyle başa çıkamamaktır. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. Beceri eksikliği, insan ilişkilerini yönetememek, zaman baskısı, düşünce biçimi vb. birçok şey buna neden olabilir. Oysa kişinin kendini yetkin hissettiği bir alanda çalışması ve fizik enerjisinin elverdiği ölçüde işini yapmayı sürdürmesi, uzun ve sağlıklı bir hayat açısından çok büyük önem taşıyor. İşe yarama duygusu ve kendisine ihtiyaç hissedilmesi insan hayatına anlam katıyor. Bunun tam tersi hayatın dışına çıkmak, sırt üstü yatıp stresten uzak olduğunu düşünmek; atalet, acizlik ve değersizlik hissi doğuruyor. Bunu ben öbür tarafa gitmek için tek yönlü ekspres bilet almaya benzetiyorum.

* * *

Kitap hakkında bilgi almak için tıklayınız:
https://www.baltasgrubu.com/kitaplar/hayatin-hakkini-vermek.html

Sending
User Review
4.71 (17 votes)
One Comment

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.